Ölme Sanatı

Yok oluş ile betimlenmiş bir varoluş sancısı : İntihar

İnsanın kendine sunulmuş olan ‘yaşama hakkının' karşısına ‘ölüm hakkını' koymasıdır, intihar. İntihar etmiş bir sanatçının ardında bıraktığı notlardan tüm yapıtlarına kadar her şeyine bir giz bulaşmamış mıdır artık ve bu sessiz sedasız yaşamının sonunu beklemesinden çok daha çarpıcı bir seçim değil midir? Sartre’a göre “intihar dünyada var olmanın bir başka yoludur. Belki de yok oluş ile betimlenmiş bir varoluş sancısı.


“Hakiki ve ciddi bir tek felsefi sorun vardır: intihar’’ Camus’nün bu cümlesiyle beraber intiharı felsefi düzlemde incelemeye çalışırken; intiharı seçen sanatçıları ve bununla beraber sanattaki ölüm ve intiharın yerini mercek altına almak istiyorum. Pek çok sanatçı vardır ki, ölümden beslenerek yapıtlar ortaya koymuş, eserlerinde yaşamakla, ölümle savaşmış. Varoluşun gizemini ararken yok oluşun gizini merak etmiş. Bu ölmek ve yaşamak arasındaki çatışma öyle bir raddeye varmış ki, tüm bu süreci yaşamın son hamlesi ‘intihar’ izlemiş. Belki eserlerinde hep “ölmek istemiyorum’’ demiş ama ölümü de dilinden eserinden hiç eksik etmemiş. İnsan unutmak istediği ama sürekli hatırladığı şeyi tekrar etmez mi hep? Zweig, Sylvia Plath, Woolf, Mayakovski, Yesenin, Hemingway ve daha bir çok isim bu son hamleyi oynamayı tercih etmiş. Peki bu isimler için, intihar ne anlama geliyordu? Beklentilerine yok oluş yoluyla mı ulaştılar? Çarpıcı bir ölüm, sessiz sedasız sıradan bir ölüme kıyasla daha mı çekiciydi? Ya da bu hamle, düzene veya varoluş kurumuna karşı bir isyan mıydı? Belki de Yesenin’in ‘Elveda’ şiirinde söylediği gibi, ölmek bu dünyada yeni bir şey değildi belki ama yaşamak daha az yeni bir şeydi onlar için. “Ölüm’’den beslenen ve hatta Nilgün Marmara’nın deyimiyle ‘’ölümü ısrarla kapıda bekleterek başkalarının ölüm ve intihar giysilerini diken’’ yazarlar da var bir tarafta; Rilke, Kafka, Dostoyevski, Baudelaire, Rimbaud gibi. Onlar için de intihar bir edime dönüşmemiş ama intiharın betimlemesinden ve ölümün gizinden fazlasıyla beslenmişler.

Peki sanatçı içkin sıkıntılarından daha dışkın bir olgu olan ölüme kadar her şeyden faydalanarak yarattığı dünyasından ve ona verilmiş dünyadan nasıl olur da vazgeçme evresine gelir? Bir sanatçının isteği özgün eserler ortaya koymaktır, noktasından yola çıkarak; özgünlük üretme olgunluğunun temeline de bir yaratma sancısı bir yaratma ıstırapı koyarsak, çok yanılmış olmayız sanıyorum. Üreten bir sanatçının bu ıstıraplarının melankoli, ruhsal hastalıklar hatta intihar doğurabileceğini söylemek de çok zor olmasa gerek. Sanatçıların ilham kaynaklarını içsel yalnızlıkları, delilikleri, farklı düşünceleri ve yenilikleri oluşturursa, bunların birleşiminden de bir melankoli doğuyor olmalı ki, Aristo’nun sorduğu şu soru, o günden günümüze dek geçerliliğini kaybetmemiş: “Filozof olsun, devlet adamı, şair ya da sanatçı olsun neden bütün üstün nitelikli adamlar belirgin bir şekilde melankoliktir?’’


Diğer yandan, üretmek isteyen bir sanatçı şüphesiz ki, çevresinde olup bitenlere karşı açık olmalıdır, yaşadıklarından ve yaşananlardan etkilensin ki üretimlerinin mayasını bir şekilde bulabilsin. Bu yaklaşımla beraber; savaşlardan, ölümlerden ya da sosyal felaketlerden en çok etkilenen kişilerin sanatçılar olduğu çıkarımını yapmak mümkün olabilir. Ne kadar tartışmaya açık bir çıkarım olsa da ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’ gibi büyük bir yapıtı ortaya çıkarmak için Nazım Hikmet’in memleketine ne kadar çok ‘maruz’ kalmış olması gerektiği konusunda şüphe olacağını sanmıyorum. Yine sanatçıların normal bir insana oranla daha çok düşündüğünü, yalnızlık hissini daha fazla tanıdığını, sosyal hayattan kopma eğiliminin daha fazla olduğunu söylemek yanlış olmaz sanıyorum.


“Ölüm, Sisyphos’un kayasıdır.”


Sıradan bir insanla bir sanatçıyı intihara sürükleyen sebeplerin ne kadar farklı olabileceği konusunda herkesin bir fikri vardır şüphesiz. Bu işe bilimsel yönüyle yaklaşan, Shannon Wiltsey ve James W. Pennebaker’in yaptığı araştırmanın sonucu da, ‘’birçok şairin intihara teşebbüs etmemiş olsa bile, hayatları boyunca bir çeşit depresif düzensizlik yaşadığını" iddia ediyor ve şairliğin aklî hastalıklara açık, klinik tedaviye en fazla başvuran mesleklerden biri olduğu belirtiyor.


“Beni intihar ettiler’’ diyen Antonin Artaud, intiharın öznesi değil nesnesi olarak görüyor kendini. Bu alıntıyla beraber sanatçının dışında gelişen dünyanın intihara götüren yoldaki etkisini biraz daha ön plana çıkarmak için edebi yazın dünyasını ve felsefi düşünürleri derinden etkilemiş Sisyphos’un hikayesini inceleyelim. Sisyphos, tüm anlamsızlığa ve mantıksızlığa rağmen, sonsuza dek tepeye vardığında kendi ağırlığından geri düşecek bir kayayı tepeye vardırmakla cezalandırılmıştır. Bu cezayı sonsuza dek çekecek olan ve kan, ter içinde kalsa da vazgeçmeyen Sisyphos; yaşama direnen insan, kaya da onu yıkmaya çalışan engeller olarak düşünebilinir en basit haliyle. Camus bu cezayı, insanın tüm anlamsızlığa ve baskılara rağmen yaşamı yenmesi gerektiğini vurguladığını söyleyerek yorumlamıştır. “Yaşamın neresinden dönülse kârdır” diyen Nilgün Marmara, sanırım bu dünyayı belki de başka bir yaşamın cehennemi olarak tanımlayan Huxley ile aynı fikirde olacak ki; bu hikayeden çıkarımını günlüğüne şöyle not etmiş: ‘’Ölüm: Sisyphos’un kayasıdır.’’



Toparlamak gerekirse, sosyal hayattan gitgide soyutlanma, ölüm dahil olmak üzere her konuda çok fazla kafa yorma, ve üretme sancıları gibi etkenlerle bir sanatçının intiharı bir çözüm veya bir sığınak olarak görebileceğini söyleyebiliriz. Bu sonuç, S.Zweig’ın şu intihar tanımını doğrulayan bir çıkarım oluyor gibi: “intihar, bazen ölmeyi beceren ve ölümden zamanı aşan bir şiir yaratmayı bilenlerin uğraşıdır’’. Sanatçı dış dünyanın etkisine açık haliyle ve tüm içsel kavgalarıyla birlikte intiharı çağıran, intiharı anlatan ya da intiharı terennüm eden olabiliyor ama asla ölümden ve intahardan uzak kalan olamıyor.

Kaynakça : http://www.nurdaldurmus.com/nurdal-durmus-sairin-son-siginagi-intihar/

http://blog.milliyet.com.tr/mitolojide-sisyphus-un-sisifos--hik-yesi/Blog/?BlogNo=273523 https://itrablog.wordpress.com/tag/aristoteles/

Sylvia Plath’ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi, Nilgün Marmara, Everest Yayınları, 5.Basım 2016

Daha Fazlası: 

 2017, developed and designed by Emre Göler for Galatasaray University Business Administration Club