• Berat Erbaş

Kafasını Çevirip Kendine Baktı

“... Kadıköy’de aradığı şeyin, Kadıköy’ün kendisi olduğunu fark etti böylece.”


Küçük bir kafenin köşesine çekilmiş sakince oturuyordu. Sol dirseğini masaya dayamış, ön kolunun bileğinden dirseğine kadar olan bölümünü tavana çevirmişti. Bileğini hafifçe sağa doğru bükmüştü, işaret ve orta parmağı arasında sigarası duruyordu. Saçları akan bir nehrin sadeliği ve bu sadelikten doğan şairaneliği andırarak omuzlarına uzanıyordu. Kokusu, çocukluğundaki mutlu kahvaltılardaki reçelleri düşlemeye zorluyordu insanı.


Masaya paralel şekilde yaslanmış duran kolunda siyah, küçük ama belirgin, daktilo alfabesiyle yazılı bir soru işareti dövmesi vardı. Görür görmez insana bir fikir getiren imgeler vardır: bu soru işareti ona bakanı kuşkuya düşürmek için tasarlanmıştı adeta. Bir soru soruyordu her görene. Herkese sorduğu soru farklıydı çünkü herkesin kendine sorduğu sorular farklıydı.

Çekici gözleri masada açık duran eski bir kitabın üzerindeydi. Yavaş yavaş takip ediyorlardı satırları. Okudu, okudu, okudu… Son bir sayfa daha çevirdi. Bu yeni sayfayı biraz izledikten sonra kitabı yavaşça kapadı. Aynı yavaşlıkta sigarasını bitirdi, yeni bir tane daha yakarken aksesuarsız boynunu sola, kafeden dışarı, sokağa doğru çevirdi.


Küçük kafe birkaç senedir hiç değişmemişti: aynı sandalyeler, aynı tahta küllükler, aynı yanık izli masalar, aynı yazarların aynı alıntılarla eşleştirilmiş posterleri, aynı çalışanlar, aynı kahve… Oysa değişen bir şey vardı. O da sokaktı. Sürekli hareket eden, ölümsüz sokak. Sonbaharda yapraktan geçilmezdi bu sokaktan, tek tük ince çelimsiz ağaçlar olurdu bu sokakta, kafeler, restoranlar, onlardan yayılan tabak çanak sesleri, konuşma sesleri, yemek kokuları ve insanlar eksik olmazdı bu sokakta. Bazen, eğer dikkatlice dinlenirse, uzaklardan bir ezgi duyulurdu. Bir ya da iki yan sokaktaki sokak müzisyenleri sebep olurdu bu ezgiye. Bir müziği olan bu sokak, diğerlerinden de canlıydı.


Güzel melodileri duyup gülümsedi. Sigarasını bitirmişti, söndürdü. Arkasına yaslandı. Binalar üzerinde durdu bakışları, dışarı huzurlu kahkahalar saçan huzur dolu camlara baktı. Yalnızlıktan tütün kokan balkonlara baktı. Bakışları biraz daha aşağı indiğinde siyah boyayla duvara yazılmış daha önce nerede okuduğunu anımsamadığı birkaç kelime gördü:


“... Kadıköy’de aradığı şeyin, Kadıköy’ün kendisi olduğunu fark etti böylece.”


Yazının önünden yaşlı bir adam geçiyordu. Uzun uzun seyretti, gözlerinden akan hüznü gördü, senelerin verdiği bitkinliği gördü, adamın ne olursa olsun yaşamaya devam edişini gördü. Küçük bir çocuk koştu bu yaşlı adamın arkasından, elinden tuttu. Adam şaşkınlıkla küçük kıza baktı. Kim olduğunu bir türlü anlayamıyor gibiydi. Kısa bir süre sonra hatırlayışının verdiği mutluluktan gözleri doldu ve zar zor eğilip ona sarıldı.


Yaşlı adam ve kız çocuğu el ele uzaklaşırlarken bir çifti fark etti gözleri. Kol kola yürüyen bu çift, bahar havası estirdi sokakta. Yolun sonundan sağa dönmelerine kadar izledi bu çifti.


Güneş ışınları yavaş yavaş bulutlar tarafından engellenirken hafiften de bir rüzgar esmeye başladı. O izlemeye devam ediyordu. Sokağın başında, duvara yaslanmış sabırla bekleyen bir adam gördü. Sebepsizce gülümsedi. Kafede çalan şarkı usulca sokaktaki sesi bastırdı. Laura Maning şöyle diyordu:


“We speak when spoken to,

That suits us well.”


Sabahtan beri tek bir kelime bile etmediğini fark etti. Yalnız uyandığı evinden çıkarken tanıdığı kimseyi görmemişti. İçtiği kahve senelerdir değişmemişti. Oturduğu zaman, menü gelmeden bu kahve gelirdi önüne. Suratsız garson şimdiye kadar asla selam dahi vermemişti ona. Kitap okurken kimse ani bir şekilde karşısına oturup onunla konuşmamıştı. Şaşkınlığını saklayamıyordu. Gayri ihtiyari bir ses çıkarmak istedi. Ne diyeceğini düşünürken tekrar sokağa çevirdi kafasını.

Yağmur çiselemeye başlamıştı. Nasıl hissettiğini tam olarak bilemiyordu. Silkelenmek, yağmurun üzerine düşürdüğü hüznü atmak istedi. Derin bir boşluk hissetti. Canlı sokağın bile dolduramayacağı bir boşluk. Süregelen bir durumdu bu, konuşmayışı onu artık rahatsız etmiyordu. İzlemeye devam etti.

İstemsizce sokağın başına çevirdi bakışlarını. Adam hala oradaydı. Yağmur onu hiç rahatsız etmiyor gibiydi. Hala sigara içiyordu ve aynı sabırla bekliyordu.


Kafenin içinden, üstü kapalı dış bölgesine bir kadın çıktı. Kapının açılış sesi dikkatini çektiği için düşüncelerinden sıyrılıp istemsizce kapıya baktı. Kadın hızlı hızlı ilerliyordu. Kafenin dış bölümündeki, çıkışa en yakın masaya çarptı. Üzerindeki demir küllük yere düşerken telaşlı kadın arkasına ufak bir bakış atıp hızla ilerlemeye devam etti. Küllüğün düşüşü muazzam bir ses çıkardı ve bu ani ses onun hüznünden çarpıcı bir şekilde çekip aldı. Bir kez daha boşluğu yok saymaya devam edebilirdi. Bir sigara daha yakıp yenilenmiş bakışlarını sokağa çevirdi.


Sokağın diğer tarafına baktığında basit bir kartonun üzerine oturmuş insanları izleyen bir dilenci gördü. Dilenciyi uzun uzun seyretti. Geçen insanlara bakışını, ıslanan kartonun onu rahatsız edişini, ona para verirken minnet bekleyen birine küfredişini seyretti. Dilencinin üzerinde katlanılmaz yoğunlukta bir nefret duygusu hakim gibiydi. İzlerken zamanın nasıl geçtiğini anlamadı ki son zamanlarda zamanı algılama konusunda ipin ucunu kaçırmıştı. Tıpkı sokak gibi bazen hızlı bazen de katlanılmaz derecede yavaş akıyordu.


Yağmur artık yağmıyordu.


Son bir kez daha dilenciye baktı ve dayanamayıp ayraç olarak kullandığı kalemi aldı eline ve eski kitabın boş olan son iki sayfasına dilencinin aklına girmek, onu kendisi için daha anlaşılabilir kılmak için şunları yazdı:

“Havada leş bir sigara kokusu vardı. Ama bu onu rahatsız etmiyordu. Güneş bulutların arkasından zaman zaman kendini gösterip kayboluyordu. Kulağında eski bir şarkı çalıyordu. Kafasında tahammül edilmez bir ağrı vardı. Zamanla bu ağrı, şarkıyı bastırdı.”

“En ufak bir beklentisi kalmamıştı hayattan. Zaten bir kartonun üstünde uyurken nasıl bir beklentiye sahip olabilirdi ki insan. Sıkılmıştı yaşamaktan, sıkılmıştı insanların durmaksızın birbirine yalan söyleyişini işitmekten. Bunlardan kurtulmak için hiçbir şeysiz sokaklara bırakmıştı kendini. Beş kuruş almamıştı yanına. Bunun onu özgürleştireceğine, insanlığına geri dönmesini sağlayacağını düşünüyordu. Sokak, aslında ona bu hissi az da olsa veriyordu. Sokak özgürleştiriciydi, canlıydı, insan gibi sonunu düşünerek yaşamıyordu; sadece vardı. Ama dönüp baktığında görüyordu ki bu yaptığı özgürleştirici eylem onu gören herkesin ona acıması dışında bir farklılık getirmemişti hayatına.”

“Düşünmeye itiyordu onu içinde bulunduğu durum, ölüm fikrinden uzaklaşmasını engelliyordu. Ne de olsa herkes ölecek yaştaydı, yeni doğmuş bir bebek bile. İnsanlar dispotik kitaplar okuyarak kendi hayatlarının o kadar da kötü olmadığını düşünürler, kendi hayatlarının da küçük birer distopya olduğunu – ki bunun için sokakta yaşayan bir dilenci olmak şart değil, bir toplum tarafından hareket edemeyecek kadar sıkı sarıp sarmalanmış olmak yeterli - göz önünde bulundurmazlar.”

“Bu hayattaki tek kurtarıcı sevgi olabilirdi. Mutlak sevgi. Oysa insanların tamamen bencilleştiği bu dünyada -açlıktan ölmek üzere olan bir adama sırf kendi cebinden para çıkmaması için karnını doyurmasına izin vermeyip onu ölüme terk ettikleri bu dünyada- sevgi, merhamet gibi duygular yitip gitmişti. Yazık. Oysa değerli olan tek şey sevgiydi. Karşılıksız, mutlak sevgi… Ama haliyle mutlak herhangi bir şey gibi sevgi de tutunamıyordu.

“O ne de olsa insan kalmayı tercih edenlerdendi. Böyle avutuyordu kendini ama biliyordu ki fikri, kimsenin umurunda değildi. Sokaktaki milyonlarca dilenciden biriydi o. Sisteme göre, politikaya göre, adalete göre - bunu asla bu kelimelerle söylemeseler de- görünmezdi, yok gibi bir şeydi.”

“Asıl sefilliğin umutsuzluk olduğuna inanırdı ve o gerçekten çok umutsuzdu.”


Kafasını kaldırdığında hava kararmıştı. Hafif bir esinti yüzünü okşadı. Oturduğu kafede ondan başka kimse kalmamıştı. Sokak pek ıssız gözüktü gözüne. Dilenci bile gitmişti. Hesabı istemeden önce son bir kez sokağın başına çevirdi bakışlarını.


Adam hala bekliyordu.


6 görüntüleme
Daha Fazlası: 

 2017, developed and designed by Emre Göler for Galatasaray University Business Administration Club