• Eylül Şahinoğlu

"Bu Dünyadan Bir Nazım Geçti..."


"Ben, bir insan.

Ben Türk şairi Nazım Hikmet

Tepeden tırnağa insan,

Tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten

İbaret ben…"


Kültür ve edebiyat birikimimizin mihenk taşlarından biri, birçok şaire ve yazara öncülük edip ilham olarak Türk ve dünya edebiyatında çığır açmış biricik şairimiz. Nazım böyleydi işte. Kendi deyişiyle de memleket hasretiyle yanıp tutuşan, tüm kavgası yaşamak ve insanlık olan, ne yazık ki son nefesine kadar memleketine dönme ümidiyle Moskova’da hayatını kaybeden Nazım...


Şöyle diyordu vasiyetinde:

“…Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni

Ve de uyarına gelirse,

Tepemde bir de çınar olursa

Taş maş da istemez hani."


YAŞAMINDAN KESİTLER


Nazım Hikmet 15 Ocak 1902 tarihinde Selanik’te doğar. Annesi Ayşe Celile Hanım iyi eğitim görmüştür. Piyano çalan, resim yapan ve iyi seviyede Fransızca konuşan o dönemde eşine pek rastlanmayacak bir Osmanlı kadınıdır. Babası Hikmet Nazım Bey de belirli devlet kademelerinde çeşitli memurluk görevlerinde bulunmuştur. İyi Fransızca bilmektedir ve hürriyetçi bir düşünce yapısına sahiptir.


Sürdürdüğü görevinden hoşnut olmayan ve dönemin baskıcı, sansürcü dayatmalarından sıkılan Hikmet Nazım Bey işinden ayrılarak ticarete atılmaya karar verir. Bu sebeple ailesiyle beraber babasının (Nazım Paşa) valilik yaptığı yere, Halep’e taşınırlar. Nazım Paşa görev değişikliğiyle Diyarbakır valiliğine atanınca Hikmet Nazım Bey de ailesini babasının yanında gönderir. Dedesi küçük Nazım’ı ayrı bir ilgiyle yetiştirir. Nazım Paşa’nın Mevleviliğe olan düşkünlüğü, kültürlü ve edebiyat ruhlu oluşu Nazım Hikmet’in şairlik temellerinin atılmasındaki en önemli etkenlerdendir.


Birçok yerde yazan bilgiye göre Nazım’ın ilk şiiri “Feryad-ı Vatan”dır. Bu şiiri Osmanlı Devleti’nin yenilgiye uğraması ve muhalif güçlerin Çatalca içlerine kadar ilerlemesine duyduğu hüznü belirtmek amacıyla kaleme alır, daha o zamanlar 11 yaşındadır. Bu yaşında vatana aidiyetini, aşkını dile getirmesinden de anlaşılacağı üzere Nazım’ın memleket sevdası beşikten mezara kadardır. Fakat kendi iddialarına göre ilk yazdığı şiir mahallesinde çıkan yangına ithafen yazıya döktüğü “Yangın” şiiridir. Aruzdan bozma, dedesinin sesli okuduğu aruz ölçülü şiirlerden duyduğu sesleri taklit ederek, uyaksız olarak yazdığı bu şiirden de anlıyoruz ki Nazım belirli kalıplara sığacak kurallar adamı değildir.


Nazım’ın ailesi sanata, sanatçıya doymamaktadır ki dayısı Mehmet Ali de hem şair hem de ressamdır. Dayısı Çanakkale Savaşı’nda şehit düştükten sonra bundan çok etkilenen Nazım, 1915 yılında “Şehit Dayıma” adlı vatan, kahramanlık ve yurt sevgisi konulu şiirini kaleme alır.


YAHYA KEMAL VE NAZIM HİKMET


Nazım Hikmet Nişantaşı Sultanisinden ayrılıp Heybeliada Mektebi’ne geçtiğinde oradaki tarih öğretmeni şair Yahya Kemal olur. Yahya Kemal denince akla gelenler imge, kapalı anlatım, parnasizmin getirmiş olduğu mükemmeliyetçilik ve ondan kaynaklanan kuralcılıktır. Nazım da ilk başta şiirlerini ölçülü, uyaklı, aruzdan bozma bir düzende yazmış olsa bile sonralarda kendine münhasır bir yöntem belirleyerek Türk edebiyatındaki serbest ölçülü şiirlerin babası sayılmıştır.


Büyük şairimizin annesi Celile Hanım’a abayı yakan Yahya Kemal, onu görebilmek için bahaneler üretmektedir. Bir gün Nazım Hikmet kız kardeşinin kedisine yazmış olduğu “Samiye’nin Kedisi” adlı şiiri Yahya Kemal’e gösterir. Bunu fırsat bilen Yahya Kemal, Celile Hanım’ı görebilmek maksadıyla, güya kediyi merak etmektedir, kendini eve davet ettirir. Kedinin sevimsiz olduğunu görünce de usta şairimize şu sözleri sarf eder: “Sen bu pis, uyuz kediyi böyle övmesini biliyorsun, şair olacaksın.” Ölümünün üzerinden yarım asırdan fazla geçmesine rağmen Nazım’ı hâlâ şiirindeki ustalığıyla anabildiğimize göre Yahya Kemal çok haklı çıkmıştır.


Yahya Kemal’in Celile Hanım’a aşkı karşılıksız değildir, bu iki sevgili evlenmeyi düşünmektedir. Hatta bohçalar hazırlanmış, yeni evleri için çeyizler alınmış ve çevrelerine de davetiyeler gönderilmiştir. Fakat annesinin evlenmesini katiyen istemeyen Nazım, “Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz.” notunu yine kendi evinde aldığı bir dersten sonra Yahya Kemal’in paltosunun cebine koyarak bu aşka son derecede karşı olduğunu dile getirmiştir. İlaveten Yahya Kemal de fikrini değiştirip evlilikten cayınca bu aşk da hüzünlü bir sonla bitmiştir. Bunalıma giren Celile Hanım resim ve güzel sanatlar alanında eğitim alabilmek amacıyla Paris’e gitmiştir.


Celile Hanım ve Yahya Kemal’in aşkı bitmiştir ama bunlar son karşılaşmaları değildir. 1938 yılında Nazım Hikmet “vatan haini” ilan edilerek tutuklanmıştır. O dönemde milletvekilliği yapan Yahya Kemal’e Celile Hanım’dan mektup gelir. Yahya Kemal’den mazinin hatırına Nazım’a yardım etmesini dileyen bir mektuptur. Fakat bu mektuba herhangi bir geri dönüş olmaz.

Bununla da bitmez ve bir diğer olay 1950 yılında yaşanır. Hapiste tutuklu bulunan ve açlık grevinde olan usta şairimiz Nazım Hikmet için annesi Celile Hanım oğluna yardım ve destek bulmak ümidiyle Galata Köprüsü’nde imza toplamaya başlar. Oradan geçmekte olan Yahya Kemal, Celile Hanım’ı fark eder ve göz göze gelirler. Fakat Yahya Kemal bir zamanlar uğruna aşkından yanıp tutuştuğu kadını görmezden gelerek yoluna devam eder.



NAZIM ANADOLU’DA


Gençliğinin bağrına denk gelen işgal yıllarının ve öncesinde yaşanan 1.Dünya Savaşı’nın da etkisiyle, içinde yanıp tutuşan vatan ve memleket aşkıyla Anadolu’ya Milli Mücadele’ye destek çıkmaya gider. Nazım’a; Vâlâ Nureddin, Yusuf Ziya ve Faruk Nafiz de eşlik eder. 1921 yılının ocak ayında Sirkeci’den kalkan Yeni Dünya adlı vapurla Yeni Türkiye kurma yolundaki girişime, sömürüye karşı dik duruşlarını sergileyerek onlar da katılırlar. Memleketi uğruna canı pahasına savaşmayı göze almış olan şairimiz bu vatan sevdasının sadece şiirde olmadığını kanıtlayarak icraata dökmüştür. Şimdi kim iddia edebilir ki Nazım’ın vatan haini olduğunu, hangi düşüncesi suç sayılabilir ki? Ya da gerçekten düşünceler suç mu sayılmalıdır? Nazım’ın hapislerde çürüyen gençlik yılları bana 1984 romanını hatırlatmıştır hep: “Ne dersin, beni vurmazlar, değil mi, dostum? Durup dururken niye vursunlar ki? İnsan elinde olmayan düşünceleri yüzünden vurulur mu?”

Anadolu’ya geçtiklerinde ülkedeki gençleri Milli Mücadele’ye davet etmek ve cesaretlendirmek için şiir yazmakla görevlendirilirler. On bin adetten fazla basılan şiir tüm ülke çapında büyük ses getirir. Ardından Vâlâ Nureddin ve kendisi Ankara Hükümeti tarafından Bolu Sultanisi’nde öğretmenliğe atanırlar. Bölgedeki tutucu ve padişah yanlısı halkın zorbalıklarına maruz kalırken bir yandan da Baudelaire ile Fransız İhtilali’ni okur. Kuvâyimilliyecilere karşı bir tutum sergileyen Bolu eşrafının düşmanlığını kazanmalarıyla orada barınamayacaklarını anlarlar. Bu sebeple iki genç şair hem eğitimlerini tamamlamak hem de dönem Rusya’sındakilere şahit olabilmek maksadıyla Moskova’ya gitmeye karar verirler. KUTV (Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi) Üniversitesi’nde ekonomi ve toplum bilimleri dersleri aldığı sırada fütürizm (gelecekçilik) akımının öncüsü sıfatını üstlenen Mayakovski’yle tanışır. Biçimsel olarak kırık ve basamaklı dize yapılarından etkilenerek klasik edebiyatı geliştirir ve hem şekilsel hem de bağlamsal olarak özgün yapıtlar vermeye başlar.


HAKSIZ YARGISI


Ağustos 1937’de Ömer Deniz isimli bir subay görünümlü harp okulu öğrencisi Nazım Hikmet’in yanına gelir, “Sizin büyük bir takipçiniz ve hayranınızım. Sanat anlayışınızdan, fikirlerinizden faydalanmak istiyorum.” der. Bundan kuşkulanan Nazım Hikmet temkinli ve mesafeli davranışlarıyla çok da ilgilenmez çocukla. Şüphesine yenik düşerek karakolu arar ve “Ben sadece işimi yapıyorum, hiçbir gizli saklım yok. Asker kılığında polisler gönderip beni rahatsız etmeyin.” der. Fakat bu sefer herhangi bir katakulli yoktur. Bu aramadan şüphelenen polis karakolu Ankara’yı arayarak subay harp okuluna baskın yapılmasını sağlar ve öğrencilerin dolaplarından cilt cilt Nazım Hikmet’in şiir kitapları, Stalin’in hayatı, Lenin’in hayatı ve İşçi Sınıfının İhtilali gibi yapıtlar ele geçirilir. Sanki bir narkotik baskınından bahsediyoruz değil mi? Ele geçirmek… İşte Nazım’a da kendince haklılığını savunduğundan, özgürce davasını ifade ettiği düşüncelerinden ötürü böyle zararlı madde gözüyle bakılıyordu bazı çevrelerce.


Bu olayların ardından sudan sebeplerle 1938 yılında “orduyu isyana ve ayaklanmaya teşvik etmekten” tam on beş yıl hüküm giyer ve tutuklanır. Nazım, nazım olalı bu denli bir yaftalamaya maruz kalmamıştır. 1950 senesinde genel af yasası çıkana kadar Bursa ve Çankırı Hapishanelerinde geçen upuzun ve bunaltıcı on iki sene başlamış olur.


Hapishanede geçirdiği bu on iki yıllık dönemde Orhan Kemal ile ahbaplık eder, onun yazdığı romanları edebi açıdan kontrol edip düzeltir. Çankırı Cezaevi’nde başlayan Kemal Tahir ve Nazım Hikmet dostluğu, toplumcu gerçekçi düşünce yapısının temelini atan romanların yazılmasına vesile olur. Yazı hayatına şiirle başlayan Kemal Tahir’in şiirlerini Nazım Hikmet inceler. Onun nazımdan ziyade nesir tarafının kuvvetli olduğunu keşfettiğinden dolayı onu roman yazmaya teşvik eder. Bu yönlendirme vesilesiyle toplumcu-gerçekçi dönemin fidanları yavaş yavaş verilmeye başlanır.


Nazım Hikmet hapse atıldığı gibi Atatürk’e mektup yazmaya karar verir ve 1938 senesinin ağustos ayına denk gelen zaman diliminde mektubunu gönderir. Ama maalesef, Atamızın gittikçe ilerleyen siroz hastalığından ötürüdür ki bu mektup hiçbir zaman eline ulaşamadığı ya da bazı kesimlerce ulaştırılmak istenmediği düşünülmektedir.


Nazım’ın Memleketine Sessiz Sedasız Vedası

Çıkarılan aftan yararlanıp beraat eden Nazım’ın başından aksilikler ve hükümet baskısı eksik olmaz. Devlet ondan korkmaktadır, bu nedenle kapısının önünde siyah camlı cipleri bekletir. Nazım’ın peşini, onu takip etmek niyetiyle görevlendirilen gölgeler bırakmaz. İlaveten ne yazdığı kitapları basacak yayınevi ne de piyeslerini sergileteceği tiyatro salonu bulabilir. Adeta şahsa ait bir istibdat döneminden geçen şairimiz, Bahriye Mektebi'ni bitirip güverte subaylığına başladığı süreçte rahatsızlanarak çürüğe alınmasına rağmen tekrardan askerliğe çağırılır. Kalbinden ve ciğerlerinden rahatsız olmasına rağmen askerlik yapmasını engelleyecek bir durumu olmadığına karar verilir. Bu adaletsiz kararın ardından Nazım’a Moskova yolları tekrardan görünmüştür.


Yıl 1951, günler 15 Ağustos’u göstermektedir. Dönemin siyasi gücü olan, gerici ve anti-özgürlükçü bir yapı benimseyen Adnan Menderes hükümeti, Nazım’ı tekrardan vatan hainliğiyle suçlayarak onu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkarır. O vakitlerde memleket hasretiyle yanan Nazım, Moskova’dadır.


Aşığı olduğu ve elinde kalan tek avuntusu olan Türk vatandaşlığı bile çok görülmüştür ona. Tüm bu olayların peşinden Demokrat Parti yancısı bir gazetede “NAZIM HİKMET VATAN HAİNİDİR.” başlıklı haber yazısını görmüştür. Canına tak etmiş; üzüntü ve kırgınlık duygusuyla, döneminin siyasi meselelerini de her zamanki haklılığıyla eleştirerek yandaki sözler dökülmüştür ünlü şairimizin kaleminden.


Türkiye Cumhuriyeti bu hatasından dönmüş, Nazım Hikmet ölümünden 46 yıl sonra 5 Ocak 2009 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla vatandaşlığa geri alınmıştır. Fakat vasiyetinde belirttiği gibi ne Anadolu’da bir köy mezarlığında yatmaktadır ne de başında bir çınar vardır. Mezarının Türkiye’ye taşınarak vasiyetinin gerçekleştirilmesi gündeme gelmiş ama Nazım’ın kız kardeşinin torunu olan Murat Germen mezarın Türkiye’ye getirilmesini doğru bulmadığını belirtmiştir.


3 Haziran 1963 sabahında kalp krizi nedeniyle kaybettiğimiz Nazım Hikmet’in kabri, dünyaca tanınmış sanatkarların yattığı ünlü Novodeviçi Mezarlığında bulunmaktadır.


Nazım, Vera’ya yazdığı Saman Sarısı şiirinde sormuştur Abidin Dino’ya “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” diye. Abidin Dino mutluluğun resmini yapamamıştır belki de ama Nazım’ın meşhur şiirlerinden olan Rüzgara Karşı Yürüyen Adam figürünü, siyah granitten bir mezar taşına işleyerek onun siluetini ölümsüzleştirmiştir.


AŞKA AŞIK OLAN ŞAİR


Evet, Nazım bir fikir adamıdır. İdealleri peşinde koşarken yılmayan bir savaşçıdır, Türk şiirinin vazgeçilmez bir çınarıdır. Fakat bunlardan da önce Nazım uslanmaz bir aşıktır. Ee, tabii Nazım deyip de dillere destan olan aşklarından söz etmeden geçersek haksızlık ederiz.


Nüzhet, onun ilk aşkıdır; mahalleden arkadaş olup evliliğe giden bir ilişkileri olmuştur. Moskova’da aynı üniversitede öğrenim gören ikili birbirine duydukları aşkı resmileştirerek 1921’de evlenirler. Fakat Nüzhet’in ailesi, Nazım’ın isyankar kişiliğinin karşısında kızlarının uyumlu yapısının ezileceğini düşündüklerinden bu evliliğe başından beri karşı çıkmıştır. 1923 senesinde aniden rahatsızlanan Nüzhet, evliliklerini uzun uzun düşünüp gözden geçirme fırsatı bulur. Ailesinin görüşlerine gittikçe katılmaya başlayan Nüzhet, Nazım’ın dinamik yapısına ayak uyduramayacağını, devrimcilik gayretine ayak bağı olacağını ve ona yoldaşlık edemeyeceğine karar verir. Birlikteliklerini sonlandırmaya karar verirler ama Nazım’ın aklı fikri hala Nüzhet’tedir. Bu ayrılık onu derinden yaralamıştır. Kırgınlığının ve terk edilişinin verdiği hüzünle “Mavi Gözlü Dev, Minnacık Kadın ve Hanımelleri” şiirini kaleme alır.


O mavi gözlü bir devdi.

Minnacık bir kadın sevdi.

Kadının hayali minnacık bir evdi,

bahçesinde ebruli

hanımeli

açan bir ev.

Bir dev gibi seviyordu dev.

Ve elleri öyle büyük işler için

hazırlanmıştı ki devin,

yapamazdı yapısını,

çalamazdı kapısını

bahçesinde ebruli

hanımeli

açan evin.

O mavi gözlü bir devdi.

Minnacık bir kadın sevdi.

Mini minnacıktı kadın.

Rahata acıktı kadın

yoruldu devin büyük yolunda.

Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,

girdi zengin bir cücenin kolunda

bahçesinde ebruli

hanımeli

açan eve.

Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,

dev gibi sevgilere mezar bile olamaz:

bahçesinde ebruli

hanımeli

açan ev..

1930’a kadar hayatına birçok kadın girip çıkmıştır Nazım’ın, gelgelelim ki hiçbiri kalıcı olamamıştır. Ta ki 1930 yılında, ileride "kızıl saçlı bacım" diye bahsedeceği Piraye ile tanışana kadar. Kardeşi Samiye Hanım’ın arkadaşıdır Piraye. Aşık olmaları uzun sürmez fakat herkese nasip olmayacak bir nimetin meyvesi olan dillere destan aşklarının önünde Nazım’ın mahkeme ve hapis süreçleri vardır. Nihayetinde, gelgitli geçirdikleri beş yılın ardından 1935 yılında evlenirler. Kavuşmaları maalesef ki kısa sürer ve daha birbirlerine doyamadan 1938 yılında Nazım on beş yıl hapse çarptırılır. Öylesine güçlü bir aşktır ki bu parmaklıkların ardından mektuplarıyla dokunurlar birbirlerine. Senelerce bitmek tükenmek bilmeyen ayrılıklarının acısını biraz az olsun azaltabilmek adına mütemadiyen mektuplaşırlar. Piraye bağlılıkla, sabırla ve özlemle Nazım’ın yollarını gözler.


Tutukluluğunun son iki senesinde Nazım’ın ziyaretine dayısının kızı Münevver gelmeye başlar. Piraye umudunu kaybetmemek için kendi kendine direnirken ve aşkını ilk günkü gibi canlı tutarken, Nazım’ın Piraye’ye karşı sevgisi ve özlemi azalır. Gönlünü Münevver’e kaptıran Nazım, Piraye’ye ayrılmak istediğini belirten bir mektup yollar. Bu mektubun karşısında yıkılan Piraye, duygularını değil gururunu ön planda tutarak tek celsede boşanmaya karar verir. Diğer yandan da Nazım af yasasının çıkıp beraat edeceğine inanır, bu sebeple de Münevver’e kocasından boşanması için baskı yapar. Ama beklenilen olmaz, af yasası çıkmaz. Münevver önlerini göremedikleri, belirsiz bir ilişkiye atılmak istemediğini söyleyerek evlilikten vazgeçer. Nazım hayatındaki iki insanı da kaybetmenin verdiği acıya tahammül edemez ve Piraye’ye onu affetmesi için tekrar mektup yollamaya başlar. Piraye’den katiyen dönüş alamaz. Pişmanlığının ve fiziki mahkumiyetinin altında boğulan Nazım üvey oğlu Mehmet’e kendisine cevap vermelerini aksi taktirde intihar edeceğini söyleyen bir mektup yazar. Bunca ısrara dayanamayan Piraye çocuklarıyla Nazım’ın yanına gider. Ama eski Piraye aşkından çoktan ölmüş, yerine bambaşka Piraye gelmiştir.

Yaptığı açlık grevinin etkisiyle günden güne sağlığı kötüleşen Nazım hastaneye yatırılır. Hastanede Nazım’ın ziyaretinde Piraye’nin bulunduğu sırada Münevver’in odaya dalmasıyla pılını pırtını alelacele toplar ve kapıyı bir hışımla vurup çıkar odadan Piraye. Bu Nazım’ın kızıl saçlı aşkını son görüşü olur. Piraye de aşkını kalbine gömer ve Nazım hakkında tek kelime söz etmez.


Piraye’yle boşanan Nazım hemen ardından Nüzhet’le yaşamaya başlar. Kısa bir süre sonra Münevver dünyaya bir erkek çocuğu getirir. Ve işin ilginç tarafı, Nazım bu oğlanın ismini Mehmet (Piraye’nin oğlu) koyar.


1951 yılında Moskova’ya kaçmak zorunda kalan Nazım, yapayalnız hayata tutunacak bir dal ararken karşılaşır Vera’yla. Film stüdyosunda çalışan Vera, Nazım’dan film çekim teknikleriyle alakalı bir konuda yardım ister. Tesadüfi bir şekilde kesişen yolları aşkla son bulur.


Nazım, kendisinin son baharı olarak nitelendirebileceğimiz Vera’ya çok yoğun duygular besler. Bu duygular sayesinde dinç, canlı ve hevesli kalır hayata. Fiziken gurbette olmasına rağmen ruhen kendini ait olduğu memleketinde hisseder, Vera onun sığındığı son yurdu olur. 18 Kasım 1960 yılında evlenen çift Nazım dünyadan göçene kadar beraber kalırlar. “Saçları saman sarısı, kirpikleri mavi, kırmızı dolgun dudaklı” diye betimlediği Vera’sını bir an olsun yanından ayırmaz; gezilere, konferanslara, tatillere beraber giderler.


Ve en nihai son olarak ölüm gelip çatar ve 3 Haziran 1963 günü Nazım gözlerini ebediyen kapar. Vera cenaze işlemleri için Nazım’ın cüzdanını açıp kimliğini alacağı sırada kendi resmini ve arkasında yine kendisi için yazılan şu efsaneleşmiş dizeleri görür:

“Gelsene dedi bana

Kalsana dedi bana

Gülsene dedi bana

Ölsene dedi bana

Geldim

Kaldım

Güldüm

Öldüm”



DÖRTNALA GELİP...


Şiirlerini yayınlayıp ün kazanmasından bu yana gerek düşüncelerinden gerekse şiirinde gösterdiği beklenmeyen başarısından dolayı dönemin diğer şairleri tarafından haksızca ve gaddarca eleştiri yağmuruna tutuldu. Hiçbir zaman anlaşılamayan, içindeki memleket ve vatan sevdasının tercümanı olan şiirleri; edebiyat camiasındayız diye geçinen fakat boş teneke gibi tıngırdayan eleştirmenlerin yazılarından düşmedi. Düşünen Adam dergisinde 3 Aralık 1964 tarihinde yayımlanan, Fuat Uluç tarafından yazılan yazıda Nazım’ın Davet şiirine karşılık şu sözler geçiyordu: “Neden Akdeniz’e doğru bir kısrak başı gibi uzanan da şahlanmış bir at başı değil? Adamın dişilik iliklerine işlemiş. Bir türlü kurtaramıyor bu kompleksinden kendini.” Ne yazık ki Türk halkının bu manidar şiiri anlamlandıramaması çok acıdır. Eski Türklerin, Orta Asya’dan Anadolu’ya gelme serüveniyle başlayan Davet şiirinde dişi at olan kısrak ANAdolu’ya benzetilmiştir. Şiirin geri kalanında da birlik, beraberlik ve barış çağrısında bulunulmuştur. Asıl “Nazım kompleksinden” kurtulamayan ve yersiz söylemlerle Nazım’a taş atanlar, bazı irticai kesimlerdir. Ne de olsa kedi uzanamadığı ciğere mundar dermiş.


DAVET


Dörtnala gelip Uzak Asya'dan

Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan

bu memleket, bizim.


Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak

ve ipek bir halıya benziyen toprak,

bu cehennem, bu cennet bizim.


Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,

yok edin insanın insana kulluğunu,

bu dâvet bizim...


Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür

ve bir orman gibi kardeşçesine,

bu hasret bizim...


NİYE?


Ve soracaksınız ki niye Nazım, ne ifade ediyor o sana diye? Onunla tanışmam kendimle tanışmamdan önce oldu. Kendimi bulma yolumda en sadık yoldaşımdı benim. İlk defa onun Kız Çocuğu şiirini ezberledim ve hemen ardından Davet’i. Daha bu hayatı anlamlandıramamışken, kafam bu dünyadaki sahtekarlıkları almazken ve daha çok masumken kapıları çalan, teyzelerden amcalardan şeker isteyen kız çocuklarını tanıdım. Hem de öylesine tanımak ki bu; onları hiç görmemiş, onlarla oyuncaklarımı hiç paylaşmamış olmama rağmen dünyadaki tüm şekerleri onlara hediye etmek istedim. Sonrasında kulak verdim davet çağrısına Nazım’ın, bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine yaşamaktı en büyük dileğim çocukça hislerimle. Büyüdükçe imkansızlığına hapsoldum bu arzumuzun Nazım’la benim. Kerem gibi ben de yandım. Henüz vakit varken ben de güldüm. Bahçesinde ebruli, hanımeli açan bir ev isteyen mini minnacık kadın gibi mavi gözlü deve ben de aşık oldum. Karlı kayın ormanında ben de yürüdüm geceleyin. Pırağ’da ben de senet verdim Mefistofeles’e. Ben de öylesine sevdim dünyayı yaşadım diyebilmek için. İşte geriye kalan her şey laf-ü güzaftı.


Yazımı sonlandırırken Fazıl Say’ın eşi benzeri olmayan piyano dokunuşlarına, Genco Erkal’ın etkileyici ses tonuyla eşlik ettiği Nazım Oratoryosunu sıcağı sıcağına dinlemenizi öneririm. Benim favorim Ben İçeri Düştüğümden Beri


Onlar ki toprakta karınca Suda balık Havada kuş kadar çokturlar Korkak, cesur, cahil, hakim ve çocukturlar Ve kahreden yaratan ki onlardır Destanımızda yalnız onların mâceraları vardır…


https://open.spotify.com/album/2683gUmj9zxRp0wSoVKvIy?si=Lc2gSt4RTbeiuiw8LHyiQQ

109 görüntüleme
Daha Fazlası: