• Beste Öykü Güven

Alphaville: Lemmy Caution’un Garip Macerası

“Bir hikayenin giriş, gelişme ve sonuç bölümleri olmalıdır, ama ille de bu sırada olması gerekmez.”

Sizlere Jean-Luc Godard’ın hem yönetmenliğini yaptığı hem de senaryosunu tamamen kendisinin yazdığı ve Yeni Dalga akımının örneklerinden sayabileceğimiz “Alphaville” filminden bahsetmek istiyorum. Fakat bu filmi anlayabilmek ve bitirebilmek için öncelikle kısa da olsa Godard’ı ve Yeni Dalga akımını tanımalıyız çünkü maalesef ki anlam veremediğimiz için “sıkıcı” diyebileceğimiz bir film olabilir.


Jean-Luc Godard, 1930’da Paris’te doğmuş; senaristlik, yönetmenlik ve diyalog yazarlığı yapmıştır. Filmlerinde ayrım gözetmeksizin kurgu, belgesel, resim, sosyoloji, müzik ve video sanatını karıştırır ve alıntılarla doldurur. Ona göre film için mutlaka bir senaryo olması gerekmez, bir dizi görsel parçadan ve dağınık notlardan da oluşabilir ve bunun en iyi örneklerinden biri de Vivre Sa Vie filmidir. 12 bölüm şeklinde oluşturulmuştur. Benim bahsedeceğim Alphaville filmi ise daha bağlantılı diyebileceğimiz bir bilim kurgu, dram ve suç filmidir. Tek bir türe ait olduğunu söyleyemememizin sebebi ise bahsettiğim gibi Yeni Dalga akımına bağlı kalınarak yapılmasıdır.


Peki nedir bu Yeni Dalga? İlk olarak ortaya çıkmasının sebebinin, genç yönetmenlerin savaş sonrasında artık özgür olmak istemeleri olduğunu söyleyebiliriz. 1950 sonlarında ve 1960 yıllarında artık etkisini göstermeye başlamış ve bilinen tüm kuralları bozma amacıyla eserlerde etkisi gösterilmiştir. Kendinden önceki tüm sinema anlayışlarını reddetmiş ve halk sinemasıyla değil bireysel sinema anlayışıyla bütünleşmiştir. Çekim açılarıyla oynanarak hatta bazen oynanmayarak bizlere sürekli olarak her şeyin bir filmden ibaret olduğu hatırlatılır aynı zamanda oyuncuların beklenmedik anlarda kameraya bakmalarıyla sadece sembolik güçlere sahip oldukları hissettirilir ve bence bu hatırlatmalar karakterle kendimizi bütünleştirsek bile aramızda mesafe olmasını ve gerçeklikten kopmamamızı sağlıyor.

Her ne kadar “sıkıcı” diyebileceğimiz bir film olduğunu söylesem de Alphaville merakımızı canlı tutup bir şekilde filmi bitirmenizi sağlıyor. Distopik bir film olan ve genellikle bilim kurgu kategorisine alınan Alphaville, aslında teknoloji adına hiçbir ürün taşımamakta. Karşımızda alıştığımızın aksine robotların, uzay gemilerinin ve özel silahların yerine Ford marka arabayla galaksi değiştirebildiğimiz bir distopya var! Bence buna rağmen, film kurgusuyla bizi içine çekmeyi başarıyor.


Filmimizin asıl karakteri gizli ajan Lemmy Caution ve aslında filmin tam adı da “Alphaville: Lemmy Caution’un Garip Macerası”. Ajanımız Dünya’dan ve insanlıktan uzak, boğulurmuşçasına bir sesle konuşan bir yapay zekanın yönettiği Alphaville şehrine gönderilir ve aslında Alpha 60 adındaki bu yapay zekamızı Dünya’dan kaçan bir bilim adamı üretmiştir. Tüm şehri yöneten Alpha 60, insanları kontrol altına alabilmek için kelimeleri ve duyguları yasaklar, yok olmalarını sağlar. Bu yönüyle ona 1984’teki Big Brother da diyebiliriz! Alpha 60 için, ağlamak gibi herhangi bir duygu belirtisi gösteren, düzene adapte olamayan herkes ya kendi isteğiyle intihar etmeli ya da idam edilmeli ve filmde de bu düşünce biçimini şehrin girişindeki tabeladan görebiliyoruz: Sessizlik, güvenlik, mantık, dikkat!


Ajanımız Lemmy Caution’nun görevine gelince, karakterimizin amacı daha önce Dünya’ya gönderilen ve haber alınamayan ajan Henry Dickson’u bulmak ve Alphaville’i yöneten Profesör Von Braun’u öldürmektir. Aynı zamanda karakterimize tüm ağlayanları kurtarması emredilir ve bu noktada da Lemmy’e görevinde yardımcı olan Natacha’dan bahsedebiliriz çünkü Natacha ağlayabilmiştir. Natacha Von Braun’un kızıdır ve aslında Alphaville’de doğmamıştır. Lemmy’e görevinde yardım etmeden önce bunu hatırlaması ve aslında şehre adapte olanlardan biri olduğunu anlaması gerekir. Lemmy sayesinde çok tanıdık gelen ve artık kullanamadığı kelimeleri düşünmeye başlar ve yavaş yavaş benliğini hatırlar. Lemmy, Alpha 60’ın yasakladığı kelimeleri düşündürerek Natacha’yı kurtarmaya çalışır ve ona aşık olur. Filmin en anlamlı olduğunu düşündüğüm sahnesinde ise Lemmy Natacha’ya onu sevdiğini söyler ve ilk başta anlayamasa da daha sonra Natacha sevginin anlamını hisseder ve kurtulmuş olur.

Natacha’nın kurtulmaya çalıştığı sıralarda ise Lemmy bir yandan görevini yerine getirmeye çalışır. Ajan Henry’i bulur ama kafası tamamen karışmıştır ve aslında şimdiye kadar çoktan intihar etmesi gereken Henry artık Alphaville’deki yaşama uyum sağlamış bir haldedir. Buna rağmen Lemmy, Henry’den şehri aslında Von Braun’un değil onun ürettiği yapay zeka Alpha 60’ın yönettiğini öğrenir ve onu yok etmesi gerektiğini anlar. Fakat bu görev sırasında Alpha 60, Lemmy’i yakalar ve sorguya çeker. Filmimizin yapay zekası her ne kadar insani duyguları mantıksız bulup cezalandırsa da hem film boyunca hem de Lemmy’i sorguya çektiği sırada felsefik ve şiirsel konuşur. Duygulardan ve karmaşık düşüncelerden nefret etse de son derece duyarlı konuşuyor olması çelişkiyi sürekli gözlerimizin önünde tutuyor. Sorgu sırasında Lemmy’in adapte olup olmadığını anlamak için sorduğu sorulara aldığı cevaplar Alpha 60’ın devrelerini zorlar ve aslında onu anlamak da ister. Bu sorgu sırasında geçen aşağıdaki ufak diyalogtan sonra Alpha 60 zeki biriyle karşı karşıya olduğunu anlar ve Lemmy’e diğer galaksilerdeki ‘mantıksız-insani’ duyguları yok etmede kendisine yardım etmesini teklif eder. Tabii ki karakterimiz reddedip mücadelesine devam eder.


Alpha 60: Ölenlerin ayrıcalığı nedir?

Lemmy: Bir daha ölmeyecek olmak.

Alpha 60: Geceyi ne aydınlatır?

Lemmy: Şiir

Alpha60: Dininiz nedir?

Lemmy: Vicdanımın yönlendirmesine inanıyorum.

Yazının başında da belirttiğim gibi küçücük bir diyaloğun bile barındırdığı alıntılara bakın!

Sizlere hem film hakkında önceden bir bilginizin olmasında yardımcı olmak amacıyla hem de Alphaville aracılığıyla Godard’ın bilim, mantık, edebiyat, aşk gibi bir çok ürünü bir arada kullanabildiğini, baskıcı yönetime ve insanların robotlaştırılmasının istenmesine olan eleştirisini de ustaca katabildiğini göstermek istedim. Yeni Dalga akımının etkisiyle alıştığımız tarzda filmlere benzemediğini ve bazen sıkılabileceğinizi de hatırlatarak bence izlenmesi gereken bir film olduğunu söylemek istiyorum.


Yazımda filmi belli bir sıraya göre anlatmadığımı ve kendimce birleştirmeye çalıştığımı belirterek Jean-Luc Godard’ın film hakkında söylediklerini sizlerle paylaşarak bitiriyorum. Umarım okurken keyif almışsınızdır…



31 görüntüleme
Daha Fazlası: