Nereden Çıktı Bu Kapitalizm?

Yıllardır içinde yaşadığımız ve bir parçası haline geldiğimiz kapitalist sistemin varlığından söz etmek kimseyi pek şaşırtmaz. Peki bu kötü ve korkunç bir canavar olarak görülen kapitalizmi ne kadar iyi tanıyorsunuz?

 

 

 

 Kapitalizm konusunda şu ana kadar bir sürü yazı yazılmış, Karl Marx, Friedrich Hegel gibi değerli birçok filozof bu kavrama karşı tırnaklarını çıkartmışlardır. Yine de, bu gaddar sistemi suçlamadan önce, onu tam olarak anlayabilmek için hikayenin başına dönmeliyiz diye düşünüyorum. Nedir bu kapitalizm? Kapital denen açgözlü bir adamın ortaya attığı bencil bir fikir mi yoksa paragöz burjuvaların özenle tasarladıkları kusursuz bir sistem mi?

Kısaca tanımlamak gerekirse kapitalizm, özel kişilerin mülkiyet sahibi olma hakkına sahip olduğu ve bu kişilerin sahip olduğu üretim mallarıyla olabildiğince kar etmesini amaçlayan ekonomik sistemin adıdır.

Tabii sorulacak en önemli soru ise şöyledir: Nereden çıktı bu kapitalizm?

Dünyaya geldiğinden beri kendini fazla üstün ve gereksiz derecede önemli zanneden insanoğlu, “Ben” merkezciliği ve bitmek bilmeyen “ Kişisel Hak” arayışıyla uzun yıllardır süre gelen feodal sistemi devirmiş ve özel mülkiyet sahibi olarak kâr etmeye hak kazanmıştır. Daha da ayrıntıya inmek için feodaliteyi size açmak istiyorum. Toplum oluşmaya başladığından beri insan belirli bir üstün kesim tarafından yönetilmeye ihtiyaç duyduğu kadar sömürülmeye de mahkum olmuştur. Kabile şefleri, derebeyleri, padişahlar, krallar, din adamları... Unvanları ve işlevleri ne kadar farklı olursa olsun bütün bu lider görevini üstlenmiş tabaka, üreten halkı din, güç ve baskıyla güderek kendi çıkarları için kullanmıştır. Feodal sistemde halk, günümüzde hiçbir şekilde maaş alamayan bir bahçıvan gibi patronunun, yani kralın sahip olduğu toprağı ekip biçerken kendine yettiği kadarını alıp, kısaca karnını doyurup, kalan bütün üretimi soylulara vermek zorundaydı. O sıralar henüz ticaret gelişmediği için zenginlik demek toprak demekti ve buna sahip olanlar, tarihte her zaman olduğu gibi liderler, yani soylulardı. 

Sonrasında tarihi fazlasıyla etkileyecek bir sürü olay ve gelişme oldu; Kültürel birikim, bilinçlenme ve merakı beraberinde getirerek yeni buluş ve düşüncelerin yolunu açtı; teknoloji inanılmaz derecede gelişti; coğrafi keşifler sonucu İtalya’da Rönesans (Yeniden Doğuş) başladı; Almanya’da Martin Luther King’in reform hareketleriyle kilisenin ikiyüzlülüğü ortaya çıktı; Fransız Devrimi burjuvaların maşa olarak kullandığı halkın bireysel hak taleplerini beraberinde getirdi; Sanayi Devrimi ile tarımın ihtişamlı günleri sona erdi ve şehirleşen bölgeler, kırsal bölgeden gelen işsiz göçüyle büyük bir nüfus patlaması yaşadı. Şu ana kadar bastırılmış, çalışan halk, burjuva denilen, büyük ölçüde sermayeye sahip bir sınıf tarafından kışkırtılarak uyandırıldı. Bahsettiğimiz bu burjuva sınıfı soylulardan da olsa, kralın yetkileri tarafından sınırlandırılmış büyük bir sermayeye sahip, fakat atılım yapamayan, bir anlamda patron olmak isteyip de olamayan kişilerdir. Bu girişimci kitle, merkezi devlet sistemine karşı olmasa da iktidar tarafından kısıtlanmak işine gelmediği için çalışan sınıfı kışkırtarak feodalizmin ortadan kalkmasına önayak olmuştur. Bu arada her zaman ezilmiş ve sömürülmüş çalışan sınıf, dönemin getirdiği bilinçlenme ve aydınlanmayla beraber feodal sistemi zamanla çökertmiştir. Ayaklanmalar, hak talepleri, grevler krallıkların sarsılmasına; ve gelişen teknolojiyle toprak zenginliğinin ve tarımın bir önemleri kalmayışı feodal beylerin gücünü yok etmiştir. Reform hareketlerinin oluşturduğu “bugün çok çalışıp yarını düşünme” felsefesi insanın dünyevi hayata daha çok önem vermesine sebep olmuş, girişimcilik fikrini destekleyerek feodalizmi tamamen sonlandıracak olan Sanayi Devrimi'ne kaynak olmuştur. Özel mülkiyet hakkını kazanan burjuva artık kâr etmeye hazır hale gelmiştir. İngiltere’de gerçekleşen Sanayi Devrimi ile kentleşen bu bölgelere göç eden işsiz halksa burjuva sınıfın ihtiyacı olan eksik parçadan başka bir şey değildir: “ucuz emek”. Açılan fabrikalarda karın tokluğuna çalışan bu sınıf, burjuvaları olmak istedikleri yere getirmiştir. Hızlı ve ucuz üreten bu sistem, el emeğiyle çalışan küçük işletmeleri ezip geçmiş ve eski sistemi hızla ortadan kaldırmıştır.

Sonrasında ise durum daha da üzücü bir hal aldı.

 

Fabrika dumanı tüten, kalabalık, kocaman şehirlerde özgürlük, bireycilik, rekabet, liberal düşünce, rasyonalizm gibi birçok kavram ortaya çıktı ve insanoğlu bütün bu ağırlık altında ezildi, bütün bu dolambaçlarda kaybolmuştur. Sömürgecilik doğdu, hortumlar takıldı deliklere ve para akmaya başladı, sömürgeler uyutulurken büyük kazançlar sağlandı. Kapitalizmin uydurduğu gereksiz ihtiyaçlar belirdi: hepimiz kendimizi zorunlu hissettik satın almaya, daha çok almaya ve biraz daha ezildik. Önümüze engeller ve ödüller koyuldu, okuyup diploma kazandık, çalışıp terfi aldık, hep yükselmeyi, daha çok yükselmeyi amaçladık. Hedeflerimiz de belirliydi ve omuzlarımızda taşıdığımız kapitalizm bizi daha da ezdi. Hiç doymayan, obur bir dev gibi, yine bir çeşit kral gibi, isteklerini yerine getirmek zorunda bıraktı bizi. İşin daha da kötüsü ise bütün bunları, isteyerek, hevesle yapmış olmamız ki hala yapmaktayız.

Bütün bu kusursuz işleyişine rağmen, tarihte yaşanan her devrimin, her gelişmenin, her ayaklanmanın öncülük ettiği yeni yeni sistemlerin, her zaman sadece belirli bir zümrenin çıkarları üzerine kurulu olmaları, onlara sona ermekten başka seçenek bırakmıyor. Bu kaçınılmaz son, elbette kapitalizm için de geçerlidir. Kimi sosyologlar bu sistemin son 500 yılı olduğunu iddia ederlerken; kimileri kapitalist sistemin sonbaharını yaşadığını öne sürmektedir. Buna rağmen yine kaçınılmaz olan ise, her yeni gelen sistemin birbirinden korkunç olmak zorunda oluşu ve hepsinin hiyerarşik bir üçgene dayandırılmış ve dayandırılacak olmasıdır. Tarih boyunca hep fazlasını üretenler ve fazlasına sahip olanlar vardır; bu insanın açgözlülüğünün bir sonucudur. Ayrıca insan doğası gereği bencildir ve hep kendini kurtarmaya bakar. Çalışır, bir adım öne geçer, rekabet eder, en iyisini ister, lükse özenir, terfi için uğraşır; sistem önüne ne koyarsa otomatik olarak onu yerine getirir.

Dolayısıyla hepimiz bu devasa saati çalıştırmakla yükümlüyüz. Bir saatin içini açarsanız eğer, onun çalışmasını sağlayan çarkların döndüğünü görürsünüz. İşte biz de kapitalizmin çarklarının dönmesini sağlıyoruz. Hepimiz minik birer parçayız ve takır takır işliyoruz. Peki bu kadar oturaklı ve acımasız bir sistemin çoktan bir parçası haline gelmişsek, bu işin içinden nasıl çıkacağız?

Size şu ana kadar düşünülmüş üç seçenek sunabilirim:

Kapitalizm saatini çalıştırmaya, faturalarınız ödemeye, reklamlara özenmeye, televizyon izlemeye, ödevlerinizi yapmaya devam edebilirsiniz; ya da durursunuz, bir anda, öylece, bunların hepsini yapmayı bırakırsınız. Karl Marx’a göre kapitalizmi çökertmenin tek yolu onun işlemesini sağlayan herkesin aynı anda durmasıdır, fakat tek başınızaysanız sistem sizi kolayca ezer geçer. Diğer parçaların çalışmaya devam etmesi sonucu siz sadece bu çarkların arasında sıkışır kalırsınız. Üçüncü bir seçenek ise saatin tamamen dışına çıkmak, bir anlamda kapitalist sistemin acil çıkışı olan doğaya dönebilirsiniz, en başında olduğu gibi yaşarsınız. Seçim sizin.

 

 

                  ://www.academia.edu

                    https://www.sosyolojisi.com

                    https://www.economist.co

                     “Kapitalizm nedir?” –Meraklı Kanal (YouTube)

                    “Aşk lüks ve kapitalizm”  –Werner Sombart


 


 


 


 


 


 


 


 


 

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Daha Fazlası: 

Deli Dahi: Salvador Dali

05/08/2020

İlk Gördüğümüz Andan Bile Güzel: Yüksek Sadakat

02/08/2020

1/15
Please reload

 2017, developed and designed by Emre Göler for Galatasaray University Business Administration Club