“JOIE DE VIVRE”

17/8/2019

   İlk yurtdışına çıkışımdan bu yana en büyük hobim farklı ülkeler gezmek oldu. Fırsat buldukça gezdim. Gezdikçe fırsat buldum. Her seferinde aynı keşif heyecanıyla ayrıldım bu ülkeden ve her geri dönüş hep erken geldi bana. Giderken yanımda götüremediğim herkesi özledim her seferinde ama dönerken de hep bir burukluk… Şimdi aklınıza üşüşmüş olabilecek önyargılarınızı birkaç dakikalığına kenara bırakıp yazının devamını okumanızı rica ediyorum.

 

 

   Öncelikle benim gezmekten ne anladığımdan kısaca bahsedeyim. Gezmek keşfetmektir ve keşfetmek de yeni pencereler açar insanın zihninde. Hem zihniniz hem duygularınız beslenir farklı kültürleri gördükçe. Ama insanlar ikiye ayrılır; şehri yaşayanlar ve şehri ziyaret edenler. Öğlene kadar uyuyup öğlen otelden çıkıp ünlü bir kafede saatlerce yemek yiyip sonra saatlerce mağaza geziyorsanız, arada da beş dakika ünlü bir yapının önünde elli poz çekilip ama kafanızı çevirip bir kez bile bakmıyorsanız, o şehri keşfedemezsiniz. Hele bir yerden bir yere giderken taksiye biniyorsanız, hiç keşfedemezsiniz. Her şehirde hayatın kendince bir akış ritmi vardır. Kendinizi şehrin akışına bırakıp şehri yaşamanız gerekir. Erkenden sokaklara çıkmanız, insanlarla iletişim kurmanız, konuşmanız, paylaşmanız gerekir. Bir pastane kokusunun peşine takılıp ara sokaklarda kaybolmanız gerekir. İyisini de kötüsünü de gördüğünüzde, bir şehri tanırsınız. En güzeli bol bol yürümek; hem ana caddeleri hem arka sokakları, kıyıda köşede kalmış hayatlarını görmek. Vakit kısıtlıysa, metro her ne kadar zamandan kazandırsa da otobüs yüzeyde keşfe devam etmenizi sağlar. Mesela Londra’nın çift katlı otobüslerinde üst kattaki ön koltuğu kaptıysanız, yolculuk müthiş keyifli geçer. Gezmeyi bilirseniz, şehri yaşarsınız. Şehri yaşamayı başarabilirseniz, şehir sizi besler ve emin olun çok şey katar size. Ama bu başka bir yazının konusu olsun, şimdilik bu kadarının yazının devamında okuyacaklarınızın arka planını oluşturmaya yettiğini düşünüyorum. Şimdi, dönelim konumuza. 

 

   Gittiğim Avrupa ülkelerinin içinde daha çok sevdiklerim, daha az sevdiklerim oldu elbet. Ama şehirden şehre değişmeyen tek şey, huzurdu. Ve tabii ki huzurla gelen mutluluk. Bu duyguları paylaşmak istediğimde “Amaan, sen de çıktığın kabuğu beğenmiyorsun”. “Bizim ülkemizin neyi eksik” gibi tepkiler aldığım çok oldu. Gezmeyi seven ve gezdiği yerlerde hoşuna giden şeyleri anlatan herkes en az bir kere böyle bir tepkiyle karşılaşmıştır diye düşünüyorum. Çünkü bu tepkiler aslında bir kalıp halinde bilinçaltına yerleşmiş ve gereksiz bir savunma refleksi olarak çıkıyorlar. Ama sıkıntı şu, asıl mesele anlaşılmıyor…

 

   İnsan doğduğu yeri niye sevmesin, burada büyüdüm, bu kültür benim de kültürüm, tarih benim de tarihim, buralıyım. Ama bir ülkeyi sevmekle orada yaşamayı sevmek aynı şey değil. Yaşadığı hayatın değerli olduğunu hissedemediği bir yerde nasıl mutlu yaşayabilir ki insan? Biz burada kendimizi insan olarak değerli hissedebiliyor muyuz? Fikirlerimizin değer gördüğünü hissediyor muyuz? Özgür hissediyor muyuz? Huzurlu hissediyor muyuz?

 

   Eskiden beri bir laf var ya, “Avrupa hayranlığı”. Hemen yaftalamaya meraklıyız ya insanları, anlamaya çalışmadan. Memleketin genel hali zaten, kimse kimseyi dinleyip anlamaya çalışmıyor. Anlatmaya çalışsan, önce anlama alışkanlığı olması lazım. Diyorum ya, huzur yok huzur. Yaşamak ne ki, üç günlük dünya… Hadi tamam üç gün olsun, üç gün olsun insan gibi yaşamak çok mu zor? Sen kendine ne kadar değer versen de bu hayat tek başına yaşanmıyor. Toplum içinde yaşıyoruz hepimiz. Toplumda o değeri hissetmiyorsan, güvende hissetmiyorsan ve insan yaşamının bir kıymeti yoksa memlekette, hayatın tadını çıkaramıyorsun.

 

   O Avrupa hayranlığı denen mesele benim için değer meselesi. Değer görmediği bir yerde kimse mutlu ve huzurlu olamaz, dolayısıyla yaşama sevinci de kalmaz içinde. Yaşadığın yerde insan hayatına, yaşam kalitesine önem verilmiyorsa, önem verilen yerlere gittiğinde orada daha huzurlu olursun elbette. Öyle çok büyük derin mevzulardan bahsetmiyorum. Hayatın tam ortasından, günlük yaşantımızdan bahsediyorum. O kadar çok örnek var ki; mesela burada yayaya yeşil yandı diye karşıya geçerken kırmızıda durmayı bilmeyen sorumsuz insanlar yüzünden bir sürü tehlike yaşanıyor. Okulun önünde her an yaşadığımız bir şey değil mi bu? Her seferinde önce bize yeşil yanar, sonra frene basmaktan ya da ışığa bakmaktan ya da gördüğünü algılamaktan aciz iki ya da üç araba geçer, sonra sıra bize gelir. Yine de garantisi yok tabi. Ama mesela bazı ülkelerde, mesela Zürih’te bazı trafik ışıkları sensörlü, yanına geldiğin anda yeşil oluyor ve arabalar da anında duruyor. Kaldı ki birçok Avrupa ülkesinde kırmızı yansa bile yaya gören arabalar duruyor ve biz buna şaşırıyoruz çünkü biz alışık değiliz böyle şeylere. Daha kırmızıda duramıyorlar, bir de ışık yokken duracaklar… Biz hayatımızın hiçe sayılmasına alışığız. Biz yeşil yansa da bekleyip emin olmak zorundayız. Yoksa ölebiliriz sırf yeşilde karşıya geçmeye çalıştığımız için. Çok basit bir örnek bu belki ama şakası yok, ölüm var ucunda. Yaşam kalitesi dediğimiz şey de zaten bu gibi rutinlerin üst üste binmesinde oluşur. Güvensizlik, panik, stres, korku. Ne oluyor? Alt tarafı karşıya geçeceğiz. Yani bu kadar basit bir şey bile bir mücadele alanı.

   Ama o buruk döndüğüm ülkelerde yeşil yandıktan sonra emin olmak için beklemek gibi bir refleks geliştirmen gerekmiyor. Çünkü insan olarak değerlisin. Öyle olunca gündelik hayat seni yoracak bir sürü absürtlükle dolu değil ve sen değerli olduğunu hissediyorsun, insan olarak. Bütün toplu taşıma araçları vaktinde hareket eder mesela çoğu Avrupa ülkesinde. Burada tarifeli çalışan bazı obüslerden birkaçı canı istemez gelmez mesela. Geç gelmek falan da değil, yok otobüs, kayıp. Hepimiz yaşamışızdır bunu. Yine basit ama hayat kalitesini etkileyen bir örnek işte bu da. Bir yerde sıra olunması gerekiyorsa herkes sıradadır ve kimse çakallık peşinde değildir. İnşaatlar sağlam yapılır. İskele kurarken iki demir üstüne bir tahtayla kurulmaz, iskelet ayakları sabitlenip ek yerleri vidalandıktan sonra bir de süngerle kaplanır. Kaldırımda tek bir taşın yeri değiştirilmiş bile olsa etrafı çevrili ve uyarıcı işaretlidir. Rögar çukuruna düşüp ölme ihtimaliniz yoktur yani, ortalıkta başıboş açık kapaklar olmadığı için. Çünkü insan değerlidir, insan hayatı değerlidir.  Ama biz buna da “alışığız”, yine haberlerde sık duyarız böyle ölümleri. Görme engellilere yol göstermesi gerekirken direklerin etrafında dönen, yolun ortasında biten, duvara götüren, üzerine araba park eden sarı bantlardan, rampasız kaldırımlardan, yüksek otobüslerden bahsetmiyorum bile…Bunlardan hiçbiriyle karşılaşmamız olamazsınız. Hayatımız böyle geçiyor ve biz bunlara alışıyoruz. Değersizleşmeye, canımızın tehlikede olmasına alışıyoruz.

 

   Elbette hiçbir yer kusursuz değil. Her ülkenin kendine göre sorunları, kendi zorlukları, kendi problemleri var tabi ki. Ama içinde değerli hissettikten sonra, sen insan olarak yaşadığın yerde birilerinin senin güvenliğini ve yaşam standardını düşündüğünü bildikten sonra bunun verdiği huzur ve mutlulukla sorunlar da küçülür gözünde. Ama burada, en küçük sorun bile kocaman dikiliyor karşına. Çünkü insan olarak değerli olduğumuzu hissetmiyoruz. Yolda yürürken bir anda ölüverirsin ne olduğunu bile anlamazsın.

 

   Ayrıca bir insanın yaşadığı ülkede insan olarak değer görmesi, hayatının değerli olduğunu bilmesi hem duygusal hem fizyolojik anlamda çok fazla şeyi etikler. Çok fazla sinirlenmek yok, üzülmek yok, stres yok. Mutlu, huzurlu ve güvendeyseniz daha az stres olursunuz. O zaman cildi daha sağlıklı olur mesela insanın, daha parlak olur. Alerjik kaşıntı ihtimali azalır.  Saç kökleri sağlamlaşır, saçları geç beyazlar geç dökülür. Kalp ritmi düzene girer. Yüzü geç kırışır. Migreni tutmaz. Mide rahatsızlıkları azalır. Dolayısıyla daha kaliteli bir hayat yaşar. Elbette sorunlar olur ama dediğim gibi tolere etme ihtimaliniz yükselir çünkü aynı anda bir milyon başka sorunla daha uğraşıyor olmazsınız. Yani kısaca keyfiniz yerinde olur çünkü hayatınıza değer verildiğini hissedersiniz.

 

   Ama tabi bizim Boğazlarımız var değil mi?

 

   O zaman varsın ben “Avrupa hayranı” olayım, ama yaşama sevincimiz daim olsun.

 

 

 

 

 

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Daha Fazlası: 

Sinemanın Provokatif Ruhu: David Lynch

14/09/2020

Aşkın ve Komedinin Kadını: Nilgün Belgün

13/09/2020

1/15
Please reload

 2017, developed and designed by Emre Göler for Galatasaray University Business Administration Club