Sonsuz Zamandan Kesitler - Tatar Çölü

Okuyacağın yazı, Dino Buzzatti’nin Tatar Çölü’nde hiç yazılmamış bir bölümdür. Yazıda yer alan "ben", ıssız çölün nöbetçiliğinden vazgeçemeyen Drogo’nun, yazarın affına sığınarak bir sayfalığına ödünç alınmış bir ikizidir.

Nihayet, odamdan gözüken karanlığın üzerine soğuk bir sabahın gri ışığı yükseldi. Bir kez daha alışılmış dehşet başlıyor – gün, hayat, gerçekler, düşler, çöl, nöbetçiler, albaylar, emirler, temizlik ve şu uzun hikayeler- kaçışın olmadığı bir koşuşturmaca. Bir kez daha fiziksel varlık kendini yeniliyor. Fiziksel varlık; gözle görülebilir, sınırlarının içinde yaşayabilen, anlamsız kelimelere indirgenebilir, sıfatlarla çevrili, görevlerden yorgun, başkalarının bilincine uyum sağlayabilen. Çöldeki belirsiz tepelere baktıkça bu kumların efendiliğini uzun süre elimde tutamayacağımı anlıyorum: uyumadan yatmak, istesen gözlerini kapatabilecek durumda olmak, bu üniformanın içinde bir beden olduğum bilincinden uzak, bir gerçeğin varlığını söküp atmak için binlerce kilometre yol alabilirmişçesine, özgürce düşünebilmek gelmiyor içimden. Düşünmenin verdiği hantallık, kaçış şansım olsa da hareketsiz kalmayı emrediyor. İçinde bilincimin tadını çıkardığım bu el değmemiş bilinçsiz halin giderek benden kaydığını hissediyorum. Oysa ne güzel bir sabah, sanki tüm kum taneleri bir yabancının gelip kaleyi ele geçirmesini bekliyor.


Her sabah görev yerine giderken Ortiz’i görüyorum. Sanki o değil de ince çizgilerden şeffaf iplerle dokunmuş Ortiz isimli bir gölge geçiyor yanımdan. Bazen bu görevi yaparken neleri hayal ettiğini düşünüyorum. Ortiz’e sorarsan özgürlüğe giden yolda bir sınırdır bu çöl. Ne yazık ki o yolda son durak "belirsizlik"tir. Tatar hikayelerinde geçer bu belirsizlik. İşte o belirsizlik, o belirsizlik bir savaş içimde. Oysa özgürlüğün keşfi seçme eylemini gerçekleştirmelidir; sınırsız ve boş özgürlük, başına buyruk, hayır getirmeyen ve Tanrısız özgürlüğe dönüşen bir özgürlük istemeli insan.


Nasıl olur da zaman, özgürlüğe dair bunca düşünceyi ters yöne savurur? Ben değil, çölün efendisi soruyor. İşte, bu sorunun üstüne sonsuzluk, sınırlarını aşıyor. Hikayelerinin geçtiği çölü; beklemenin ıssızlığına, insan ruhunun binlerce taneli yapısına benzetiyorum. Bunu anladıktan sonra ortaya çıkan hatalı durum, bir şeyin kanıtı oluyor; insan çürümeye yüz tuttukça parçalara bölünür, kendinde fazladan bir "ben" bulur, bir değil belki çok daha fazla, derken parçalara ayrılmaya başlar, bir parça daha, bir parça daha. Sonunda gözle görülemeyen tanelere ufalanıp çöldeki kum öbeklerine, sonsuz zamanın belirsizliğine karışır.


O kumlardan öğrendiğim bir sır vardır, çölün efendisi kim olduğunu bilmez. Efendinin yokluğu, onun varlığını yaratır. Kaldı ki ne derler bilirsin; bazı şeyler yokken daha kesindir. Başlangıçta efendi sana gelecektir; aklında bulunsun, o geldiği anda tüm gücü kazanır. Ve ne yazık ki herkes için durum aynıdır, çölün efendisini duyan insan gerçekten güçlü olduğu yanılgısına düşer. Bu güç yalnızca yeni gelmiş olmanın yarattığı bir düştür, sonunda bir gün eskiler gizli düğümlerini öğrenir ve anlarsın ki güç asla birinin elinde sabit değildir. Güç aslında, kimsenin sonsuzluğunda değildir. Bunu nasıl mı anladım Ortiz? Onunla konuşuyorum. Rüzgarın kumlarla birlikte getirdiği bir ses vardır, iyi dinle. Çölün efendisinden gelen bir ses. O ses der ki ruh, her zaman evin yolunu bulur. Ne kadar süre geçtiğine, doğru zaman olup olmadığına bakmaksızın ruh, evin yolun bulur. Ama şunu merak ediyorum; ruhun evi neresidir? Bu kale mi? Bu taş duvarlar mı? Bizler, bu sahipsiz bu çölün nöbetçileri, ruhun evi miyiz? Yoksa onun kalesi miyiz? Kim bilir belki de aklımızı işgal eden bu düşünceler, onun zincirleridir. Belki de bedenin değil, düşüncelerin ruhunun kalesidir.


Efendi cevapları bilmiyor, gülümsemeyi tercih ediyor. Sınıra yakın dolaşan çobanları gösteriyor; yalnızca çölü izleyen çobanlar bu sorunun cevabını bilir. Sorularıma boğulan karanlıkta bir ışık yanıyor. Gece olmuş, rüzgar sesleniyor. Gece gündüz aldırmadan sesleniyor. Dürüst olacağım, bu sabah tanrıyı yaratan adamlarla tanışmak isterdim.


O kadar uzun süredir nöbet tutuyorum ki Ortiz, sonunda bir düşmanın gelip kaleyi ele geçirmesi için gün sayıyorum.


Sınırlara uzanan çölün efendisine selam olsun. Artık onu sen de duyuyorsun.

Daha Fazlası: 

 2017, developed and designed by Emre Göler for Galatasaray University Business Administration Club