Kaderini Arayan Orta Doğu

22/11/2017

Bütün savaşların kısıtlı kaynaklara erişim için çıktığı söylenir. Orta Doğu’da, tarihin başladığı bu topraklarda savaş neredeyse zamanın kendisi kadar eski. Çöller ve verimsiz kıraç topraklarla dolu bu bölgede medeniyeti filizlendiren hayat damarları, nehirler ve verimli ovalar için savaşan ilk yerleşimcilerden günümüze değişmeyen şey ise bu toprakları sulayan kan ve yurtlarından sürülen insanlar. Biz de hala yazılmakta  olan bu trajidilerle dolu hikayeye küçük bir yolculuğa çıkacağız.

   Orta Doğu , Batılı devletler tarafından bu gün Mısır, İsrail, Ürdün, Suriye,  Irak, İran, Türkiye, Yemen, Umman  ve Suudi Arabistan devletlerinin bulunduğu bölgeye verilen isim. Bilinen ilk tarihi medeniyete, Sümerlere ev sahipliği yapan bu coğrafyada çeşitli kimliklerde toplumlar bir arada yaşadılar. Yahudiler, Mısırlılar, Kıptiler, Araplar, Persler, Türkmenler, Kürtler, Yezidiler bu  topraklarda  yaşam mücadelesi verdiler. Üç büyük din olarak bilinen Musevilik, Hristiyanlık ve İslam burada doğdu.

 

    Orta Doğu’yu anlamlandırmak için Kudüs’ü anlamaya başlamak gerekir.  Kudüs, İbranice Yeruşaláyim ( יְרוּשָׁלַיִם) yani Barış Şehri demektir. Tarihin bize taşıdığı en büyük ironilerden biridir bu. İslam, Hristiyanlık ve Yahudilik için  kutsal olan bu şehir,  alelade bir yerleşim yerinden öte bir fetiş olagelmiştir. Romalılar tarafından buradan sürülen Yahudiler için “Vaadedilmiş Topraklar’ın” kalbiydi. Hristiyanlar için İsa’nın çarmıha gerilip, Tanrı babasının yanına yükseldiği yerdi. Müslümanlar ise burayı Muhammed’in miraca çıktığı ve cennetin kapılarından geçtiği yer olarak görüyordu. Dünya’nın döndüğünden habersiz insanlık için bu yüzden Kudüs dünyanın merkeziydi. Cennet’in kapılarıydı. Bu şehri yöneten mutlak muzafferdi. Bu şehri kaybetmek, onurunu kaybetmek demekti. Hal böyle olunca bu topraklarda yaşanan hiçbir acı asla unutulmadı. Nefret ise felaketlerle dolu hatıralar vasıtasıyla babadan oğula miras kaldı. Her toplum kimliğini muhafaza etmek için yaptı bunu. Öyle ki binlerce yıllık sürgüne rağmen Yahudi toplumu asla yıkılan tapınaklarını, unutmadı. Hristiyanlar ve Müslümanlar ‘Kutsal Topraklar’ için birbirlerini yediler durdular.

 

   Roma İmparatorluğu II. Mehmed tarafından tarihin tozlu sayfalarına gömüldükten sonra, torunu Yavuz Sultan Selim, halifelik makamıyla birlikte Kudüs’ü ve Orta Doğu’yu hükümranlığı altına aldı. Birinci Dünya Savaşı’na kadar Osmanlı idaresinde kalan Orta Doğu, daha sonra ‘üzerinde güneş batmayan’ kudretli Büyük Britanya İmparatorluğu’na  boyun eğdi. Kudüs’ün ele geçirilmesi, İngiliz basını tarafından imparatorluklarının meşruiyetinin bir göstergesi olarak pazarlandı.

 

   Birinci Cihan Harbi’nden sonra muzaffer devletler bölgeyi daha iyi idare edebilmek için küçük devletlere böldüler. Fransa, Suriye ve Lübnan’ı kendi mandater yönetimi altına alarak pastadan dilim almayı başarmıştı. Öte yandan tamamen cetvelle ayrılan bu suni devletlerin büyük bir çoğunluğu birbirine akraba aileler tarafından idare edilen Anglo-Arap krallıklardı ve İngiliz idaresindeydiler. Zira bölgedeki petrolün kıymeti henüz tam olarak idrak edilemediği için Süveyş Kanalı İngiltere’yi doğudaki sömürgelerine bağlayan can damarı, göz bebeğiydi ve bu yüzden İngiltere bölgede hakim güç olmak konusunda kararlıydı.

 

 

   2 Kasım 1917’de  dönemin İngiltere dışişleri bakanı Balfour,  Uluslararası Siyonist Örgütü’nün başkanı Lord Rothschild’e yazdığı ve tarihe Balfour Deklarasyonu olarak geçen bir mektubunda "Majestelerinin Hükümeti, Filistin'de Museviler için bir milli yurt kurulmasını uygun karşılamaktadır ve bu hedefin gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak için elinden geleni yapacaktır.” diyecek ve bu günümüze kadar etkilerini gördüğümüz problemlerin fitilini çekecekti. Bir Yahudi devletinin kurulmasını öngören bu deklarasyon,  1. Dünya Savaşı arifesinde İngiltere tarafından kendilerine sözler verilen Araplar’ı çok huzursuz etti. Üstüne üslük bölgeye, Uluslararası Siyonist Örgüt tarafından organize edilen büyük bir Yahudi göçü dalgası başlamıştı. İngiltere’nin herhangi bir önlemi olmaksızın bölgedeki Yahudi nüfusu çok kısa bir sürede yüzde üçten ona çıkmıştı.

 

   Takip eden yıllarda tansiyonun yükseldiği tek yer Orta Doğu değildi. İlk dünya savaşından sonra galip devletler büyük bir aç gözlülükle yenilen devletlerin üstüne çullanmıştı. Harap olmuş ekonomileri ve kırılmış onurlarıyla Almanya ve İtalya’da faşizm olarak adlandırdığımız aşırı milliyetçi düşünce iktidarda kendisine yer edinmiş ve ‘büyük felakete’ giden süreç başlamıştı. Öte yandan Büyük Buhran’ın Amerika’da başlaması ve Birleşik Devletler’in Almanya’nın savaş tazminatını derhal tahsil etmek istemesi zaten bitap düşmüş Alman ekonomisini hepten çökertti. Ekonominin bozulmasından sorumlu tutulan Yahudilere yüz yıllardan beri uygulanan pogrom tüm Avrupa nezdinde had safhaya ulaşmış, bu da Orta Doğu’ya olan göçleri iyice hızlandırmıştı. Mussolini’den hemen sonra Hitler’de iktidara geldiğinde, artık her şey için çok geçti. Beklenen savaş kapıdaydı.

   İngiltere derhal doğudaki sömürgelerinin ve dolayısıyla Orta Doğu’nun derdine düştü. Filistin topraklarında, Yahudi ve Müslümanlar arasındaki gerginlik nedeniyle tansiyon yüksekti. Araplarla İngilizler arasında Balfour deklarasyonundan dolayı oluşan güvensizlik ortamı, Araplarla Almanlar arasında bir yakınlaşmaya neden olacağı endişesini doğurmuştu ve bu sebeple İngiltere bölgeye gelecek Yahudi göçmenlere  bir kota koydu. Bu uygulama bölgedeki yangına körükle gitmek demekti, zira artık Yahudiler de İngiltere'ye güvenmiyordu. Yahudiler bu kota kararını protesto etmek amacıyla, ileride İsrail Silahlı Kuvvetleri’nin temelini oluşturacak Hagana isimli silahlı örgütü kurdular ve bölgede terör eylemlerine başladılar. Araplar ise Nazi yönetimiyle iş birliği yapmaya başlamıştı.

 

   İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna gelindiğinde bölgede sular durulmuyordu. İngiltere bölgeden tamamen çekilme kararı almak zorunda kaldı. Bunun üzerine Birleşmiş Milletler Filistin’de biri Yahudi diğeri Arap egemenliğinde iki devlet kurulmasını öngördü. Kudüs ise milletler arası bölge statüsünde kalacaktı. Buna müteakip, 14 Mayıs 1948’de David ben Gurion İsrail Deveti’nin kurulduğunu ilan etti.  Araplarsa bunu kabul etmediler ve böylece İsrail-Filistin Savaşı başladı.

Savaş çok şiddetliydi ve bir yıl kadar sürdü. İsrail halkı için varlık mücadelesi olan bu savaş boyunca Yahudiler yüksek bir motivasyonla savaştılar. Savaşın akabinde Mısır, Ürdün ve Suriye ile İsrail arasında ateşkes anlaşması imzalandı. Ateşkesle belirlenen sınırlar içinde Romalılar’ın yıktığı Yahudi Devleti binlerce yıl sonra tekrar kurulmuş oldu.

   Bölgede büyük bir imar ve iskan başladı. Avrupa’dan göçen eğitimli ve zengin aileler ülkenin kalkınmasında büyük rol oynadı. Bunun yanında Yahudi soykırımı sonrası Batı, bu yeni devlete sempati duyuyordu. Öte yandan savaşla yurtlarını kaybeden Araplar civar Anglo-Arap krallıklarında mülteci kamplarına yerleştirildiler, birer propaganda aracı olarak kullanıldılar ve yaşam koşullarının düzeltilmesi için ev sahiplerinden hiç yardım görmediler.

 

    İsrail konumunu güçlendirirken, Arap ülkeleri de bir değişim sürecine girdi. Mısır’ın modernleşmesi alanında büyük adımlar atan Cemal Abdülnasır Mısır’da iktidara geldi. Nasırıizm olarak bilinen Arap milliyetçiliğinin fikir babası olan Abdülnasır, karizması ve hitabet gücüyle kitlelerin desteğini kazanmış, Süveyş kanalını kamulaştırmış, İngiliz kuklası olan Arap krallarının tahtı sallanmaya başlamıştı. Daha sonra Suriye ve Mısır, Birleşik Arap Cumhuriyeti ismiyle birleşti. Irak’ta Baas(Arapça yeniden doğuş demektir) Partisi  iktidara gelmişti. Araplarda ulus bilinci uyanmaya başlamış, İngiltere ve Fransa’ya karşı Süveyş kanalının kamulaştırılması sürecinde uyguladıkları petrol ambargosu, yakıt krizine neden olmuş ve sonrasında dönemin İngiliz hükümeti düşmüştü. Arap toplumları artık kendi kaderlerini kendileri tayin etmek niyetindeydiler.

 

    Fakat bu durum çok uzun ömürlü değildi. Kendisine karşı saldırı hazırlığında olan Mısır ve Suriye güçlerine karşı İsrail, Altı Gün Savaşlarını başlattı. Daha ilk günde İsrail ordusu Arap Hava Kuvvetlerini yok etmiş, Arapları ağır bir yenilgiye uğratmıştı. Öyle ki İsrail tarafının 777 askerine karşılık Mısırlılar 15.000 civarı asker kaybettiler. Bu savaşla İsrail bölgedeki yerini kalıcılaştırdı.

 

   Bölgedeki üstünlüğü ele geçiren İsrail, Arap yerlilere karşı acımasız bir tutum izlemeye başladı. Araplar, Yaser Arafat liderliğindeki Filistin Kurtuluş Örgütü’nü kurdular. Soğuk Savaşın yaşandığı o yıllarda örgüt dünya çapında emperyalist İsrail’e karşı duruşu nedeniyle sempati topluyordu. Zira İsrail, yayılmacı siyaset yapmaya başlamış, Lübnan’ı ve Suriye’deki Golan tepelerini işgal etmişti.

    1972 yılında Münih Olimpiyatları’nda İsrailli sporcuları kaçırıp infaz eden Filistin Kurtuluş Ordusu adını artık bütün dünyaya duyurmuştu. Bu olay Yahudiler ve Araplar arasındaki kutuplaşmayı daha da derinleştirdi ve Batı’nın İsrail’e olan desteğini arttırdı. İlk ılımlı adım denilebilecek hadise ise Camp David sözleşmesiydi. 1979 yılına gelindiğinde Mısır cumhurbaşkanı Enver Sedat, İsraille; Amerika arabulucuğunda masaya oturdu ve ilk defa bir Arap devleti İsrail’i resmen tanımış oldu. Nitekim bu olay Sedat’ın kendi insanları tarafından hain olarak yaftalanmasına ve suikaste uğramasına neden oldu. Artık kökten dinci hareketlerin ayak sesleri duyuluyordu.

 

   Mısır bir karmaşaya doğru ilerlerken İran’da şah devrilmiş ve Humeyni tarafından şeriat kanunlarıyla idare edilen bir İslam Devleti kurulmuştu. Dönemin Irak lideri Saddam Hüseyin İran’daki karışıklığı fırsat bilerek bu Amerikan karşıtı rejimle savaşa tutuştu. 10 yıl süren Irak-İran  savaşı 1990’da resmen sona erdiğinde bölgede yeni krizlerin tohumları çoktan filizlenmeye başlamıştı. Saddam saldırgan tutumunu sürdürerek Kuveyt’i işgal ettiğinde Körfez Savaşı başlamış ve savaş  Saddam Hüseyin’in idamı ve Amerika’nın Irak’ı işgali süreçlerine zemin hazırlamıştı.

 

   Amerika’nın Irak’ta bulunduğu süre boyunca radikal islam örgütleri bölgedeki emperyalist güç olan Amerika’ya karşı bir gerilla savaşına tutuştu. Tıpkı İngiltere’nin Filistin’den çekildiğinde ardında bıraktığı kaos ortamında görüldüğü gibi büyük ekonomik zararlara ve prestij kaybına uğrayan ABD, bölgeden çekildiğinde geriye, onlarca silahlı örgüt, savaşlarla harap olmuş ve kaosun pençesinde bir ülke bıraktı. Şu an Daeş olarak da adlandırılan İşid’in kurulmasına zemin hazırlayan bu süreç ilerleye dursun, Tunus’ta başlayıp Suriye’ye kadar varan Arap Baharı dalgası da bölgede radikal değişimlere neden oldu. Batı yanlısı diktatörlerin halk tarafından devrilmesi ve sonrasında ortaya çıkan kaos Ortadoğu’yu bir kez daha  kan gölüne çevirdi.

 

   Günümüzde etkisini bütün dünyada hissettiren Suriye İç Savaşı yeni insanlık dramlarına neden oluyor. Milyonlarca mülteci Avrupa’ya akın ediyor, çocuklar ya tepelerine yağan bombalar yüzünden ya da iltica ederken ölüyor. Mülteciler sığındıkları ülkede toplumsal sorunlara neden oluyor, radikal islam, terör saldırları ve mülteci sorunu Avrupa ve Amerika’da tıpkı İkinci Dünya Savaşı arifesindeki gibi sağcı fikirleri ve kutuplaşmayı güçlendiriyor.

 

   Orta Doğu’nun hikayesi şimdiye yaklaştıkça daha içinden çıkılmaz bir hal alıyor ve bölgedeki savaş artık küresel ölçekte hissediliyor. Hikayenin bu kısmı belki birkaç kuşak sonra daha anlaşılır olacak orası bilinmez ama tarihin başladığı bu topraklarda insanlık  kaderini ararken geleceğini, çocuklarını, kurban ediyor.

Kaynakça: Middle East- Search for Destiny by Mathew Hall

     Al- Jazeera Türk- Altı Gün Savaşları Belgeseli

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Daha Fazlası: 

Sinemanın Provokatif Ruhu: David Lynch

14/09/2020

Aşkın ve Komedinin Kadını: Nilgün Belgün

13/09/2020

1/15
Please reload

 2017, developed and designed by Emre Göler for Galatasaray University Business Administration Club