• Eren Özlü

PopQueen’lerden Uçan Dadılara : 91. ACADEMY AWARDS

Birçok açıdan ilklerin yaşandığı ama bir o kadar da şaşkınlığa uğramadığımız bir Oscar’ı daha geride bıraktık. Peki hayatımızda ne bıraktı? Daha doğrusu, bir şeyler bırakabildi mi?


Öncelikle şunu söyleyerek başlamak zorundayım: Birkaç yıldır devam eden biyografi filmi kazanır fikri bu yıl resmen şahlandı. Her dalda aday olan filmlerin çoğu biyografiydi. En başından “En İyi Film” dalındaki sekiz film, yarı yarıya bu kurala uyuyordu. Bu dalda olmayan dört aday film daha biyografi niteliği taşıyordu. Üstelik biyografi olamayan “Green Book”, “Roma” ve “BLACKkKLANSMAN” gibi filmler de buram buram dönem kokan filmlerdi.“A Star Is Born”u bu bakışla ele aldığımızda ise senaryosunun dördüncü uyarlama olduğunu görüyoruz. İlki 1937 yılında olmak üzere toplam dört kez çekilmiş bu film. Yani tamamen Academy’e oynandı.


Academy’e oynanan bir de duyar meselesi vardı ki bu en kötüsüydü. Bunun güzelliğinin kaybolduğu kısım ise kimi filmde gözümüze sokulması kimi filmde de yapmacıklığının taşmasıydı. Bu konuda bence en kötüsü “Green Book”tu. İşe yaradı mı? Yaradı. Doğru muydu? Kesinlikle hayır. Siyahi sorunlar ele alınmıştı filmde. Biz ise filmi, beyaz adamın çıkan sorunları yatıştırması ve sümen altı etmesi şeklinde izledik. Ana ve dolu karakter siyahi adam olmasına rağmen (ki senaryo da bunu desteklerken) Mahershala Ali “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” dalında aday, Viggo Mortensen “En İyi Erkek Oyuncu” dalında aday oldu. Evet, Ali’nin rolü durgundu fakat aynı şekilde “Wife” da oynayan Gleen Close’un da rolü durgundu. İkisi de filmin %20’sinde parladılar. Her şeyi bir kenara bıraktığımızda filmde zaten bir polis sahnesi vardı ki bence bütün anlattığımı özetliyor.


Benim “Vice”ı izlediğimde söylediğim tek bir söz vardı: “Bu film siyasi yönü yüzünden diğer yedi adaylığı almasa da kesinlikle birini alacak.”. Bahsettiğim dal ise “En İyi Film Kurgusu”. Film bu konuda resmen diğer filmleri solluyordu. Aşırı derecede yaratıcıydı. Daha önce yapılmamış ve denenmemiş teknikler uygulanmıştı fakat ödülü “Bohemian Rhapsody” aldı. Bu film ilk çıktığı günden beri tarihsel hatalarıyla gündemdeydi üstelik. Mercury’nin hastalığına dair olaylardan, şarkıların çıkış tarihlerine kadar birçok kurgusal hata vardı ve bu herkesçe bilinip konuşuluyordu. Academy bunu değerlendirmeyecekti de neyi değerlendiricekti?


“En İyi Kadın Oyuncu” dalı ise bu yıl bence en çok savaşın verildiği daldı. Bunun sebebi ise beş kadın oyuncunun da diğerlerinden daha farklı özelliklere sahip olmasıydı.

Gleen Close’un bu yedici adaylığıydı. Belli bir kesin onun artık kazanması gerektiğini düşünüyordu. Onun kazanmasındaki bu yoğun istek filmdeki oyunculuğuyla değil, duayen olmasıyla ilgiliydi. Bu yüzden bence iyi ki kazanmadı. Çünkü ne olursa olsun “artık verilsin diye verilen” ödüller, hele de belli bir yaşın üstündeki oyunculara, kariyerlerine yıkım etkisi doğuruyor. Buna olumlu örnek olarak Merly Streep’in sadece oyunculuğu sayesinde 2012’de “Iron Lady” ile aldığı Oscar’ı, olumsuz örnek olarak da DiCaprio’nun 2016’da “The Revenat” ile aldığı Oscar sonrası yaşamları verilebilir.


Melissa McCarthy, beni bu adaylığıyla çok mutlu etti. Daha doğrusu tamamıyla bu rolüyle çünkü kesinlikle kendi sınırlarını aşmıştı. Komedi filmlerinde görmeye alıştığımız McCarthy’den çok daha farklıydı. Filmde yine mizah ögeleri vardı ama dram vurgusu daha kuvvetliydi. Şahsen Melissa McCarthy’yi izlerken bu rolün üzerinden çok iyi geldiğini fakat henüz bir “En İyi Kadın Oyuncu” ödülü için yeterli olmadığını düşündüm.


Yalitza Aparicio’nun bu ilk adaylığı olduğu gibi ilk rolüydü de. Hatta o bile şans eseriydi çünkü seçmelere ablasının yerine katıldığını ve kazandığını öğrenmiştik. Açıkcası benim buradaki görüşüm biraz sert çünkü ben bu daldaki adaylığını çok başarılı bir yönetmene ve kaliteli bir filme bağlıyorum. Film yukarı çıkarken Aparicio’yu da yanında yukarı çektiğini düşünüyorum.


Ve beni en çok korkutan isim : Lady Gaga. Gerçekten bu ödülü almasın ve 1988 Cher vakasını tekrar yaşamayalım diye ne kadar dilek dilediğimi anlatamam. Oyunculuğu düşündüğümden daha iyiydi, yalan yok ama her sahnesinde, her repliğinde tek düşündüğüm şey Academy’nin eski hollywood filmi uyarlaması ve ucuz aşk hikayesi sevdasından dolayı burada olduğuydu.


Son olarak kazanan ismimize geldik : Olivia Colman bu adaylığı ile ismini resmen dünyaya duyurdu. Kendi zaten İngiltere’de tanınan bir oyuncuydu ve birçok filmde de İngiltere kraliçelerini oynamıştı. Hatta aday olduğu “The Favourite” film ile eş zamanlı olarak Netflix’in “The Crown” adlı dizisinin üçüncü sezonu kadrosuna Kraliçe 2. Elizabeth’i rolü ile katıldı. Bu filmde oynadığı Kraliçe Anne rolü ise gerçekten apayrıydı. Resmen bir role bürünmenin en üst sınırındaydı. Kendini kesinlikle kanıtladığı bir roldü. Tüm tören boyunca en mutlu olduğum an kesinlikle Colman’in kazanmasıydı. Gerçekten diğer aktrisler ne kadar iyi oynasalar da bu yıl asla geçilemeyecek bir isimdi benim gözümde.


Bununla birlikte yönetmen, yardımcı oyunculukların ikisi de, görüntü yönetmenliği, şarkı, senaryolar ve tasarım dalları tamamen rahim edilebilirdi. Bu dallarda Academy’nin sürpriz yapması bekleniyordu ama yapmadı. Böylece az çok tahmin edilen isimler seçildi. Zaten eleştirmenlerin ve seyircilerin aklında seçilen isimler kesin birici sıradaydı, değilse bile önemli bir aday oldukları vurgulanıyordu. Birçok kaynağın söylediği gibi bence de bu durumun sebebi akademiye katılan üye sayısının artmasıydı. Her geçen yıl artan üye sayısı ile sonuçların tahmin edilebilirliği arttıyor.

Tartışılanın konuların başında “sunucu” meselesi geliyordu. Bu yıl beklenmeyen bir şekilde sunucu adayının homofobik açıklamalarından dolayı görevi bırakması zorunluluğu ile bu kadar büyük bir organizasyon sunucusuz kaldı. Bu bence mükemmel oldu. Şuna kadar gelen en büyük şikayetler törenin uzunluğu ile ilgiliydi. Sunucunun olmaması ile bu sorun doğal yola çözüldü. Hemen sahneye kazananı açıklayacak isimler geliyor, çok az gırgır şamata yapıyor, ödülü veriyor, kısa bir konuşma ve sıradaki… Bu aşırı derecede ferah bir törene sebep oldu. Özelikle seyirciler buna bayıldı. Kesinlikle bu olaydan sonra önümüzdeki törenlerin sunucusuz yapılıcağına ya da sunucunun konuşma süresinin kısıtlanıcağına eminim.


Son olarak Kırmızı Halı’ya değinicek olursak “Normalde gördüğümüzden sıkıcı” gibi yorumların geldiğini görüyor ve hissediyorum. Ama açıkcası ben buna katılmıyorum çünkü bu yılki tören biraz daha ağır topların bulunduğu bir geceydi ve onlar bile kendilerini aşarak giyinmişlerdi. Evet, avangart elbiseler çok yoktu ama zaten 2000’lerdeki uçuk kıyafet modası da yavaş yavaş minimalizme yerini bırakıyor. Ayrıca Billy Porter’ın giydiği tuvaleti görüp hala nasıl sıkıcıydı diyorlar anlamıyorum. Sadece genel olarak hep güzel giyinenlerin bu sefer battığı konusundaki eleştirilere kesinlikle katılıyorum.


Size Green Close’un Billy Porter’a baktığı gibi bakacak insanlarla birlikte olmanızı tavsiye ediyor ve sözümü bitiriyorum.


5 görüntüleme
Daha Fazlası: 

 2017, developed and designed by Emre Göler for Galatasaray University Business Administration Club