• Ece Küçükdeğirmenci

Mekan ve Zamanın Gücüyle Konuşan Bir Sanatçı: Ayşe Erkmen


Kalıpların dışında ve kendine özgü Ayşe Erkmen'le tecrübeleri, işleri ve sanat sektörü üzerine keyifli bir söyleşi...


Perspective: Enstalasyon sanatını tanıtmak istiyoruz öncelikle. Enstalasyon sanatçısı olmak tam olarak ne demek, Türkiye'de bunun anlaşıldığını düşünüyor musunuz?

Ayşe Erkmen: Bazen enstalasyon yapıyorum ama tam olarak da enstalasyon sanatçısı olma deyimini sahiplenmek istemiyorum. Bazen tek başına duran heykeller ve duvar işleri de yapıyorum. Onun için tam olarak bir enstalasyon sanatçısıyım diyemem. Enstalasyon, bir mekanla düşünmek, mekânın işlerini mekânın verilerine göre yerleştirmektir. İşleri tek tek kendi başına duran işler değil de daha çok mekânla birlikte konuşan ve mekâna dağılan bir iş grubu olarak düşünmeyi ifade eder. Sanıyorum enstalasyonun bugün çok fazla yapılıyor olmasından dolayı sanatçılar daha çok heykel ve resim konsepti üzerine düşünüyorlar. Heykel nedir, heykelin sınırları nedir, resim nasıl olmalı, resim nasıl asılmalı, tek başlarına durduklarında neler söylüyorlar, mekanla birlikte olduklarında neler söylüyorlar gibi düşüncelerden çıkmış bir şey. Bir de tabii daha büyük bir alanda sanatın kavranması meselesi var. Sadece bir sanat yapıtına bakarak değil de daha büyük bir çevrede daha büyük düşünmeye iten bir şey.

P.: Türkiye ve Almanya arasında mekik dokuduğunuzu biliyoruz. Peki buralarda gördüğünüz takdir ve tepkiler değişiklik gösteriyor mu?

A.E.: Evet, değişiklik gösteriyor. Türkiye'de Almanya'ya kıyasla biraz daha az tepki alıyorsunuz. Tam da belirgin bir sınır yok. Bakıyorsunuz Türkiye’den birisi çıkıp daha enteresan bir soru sorabiliyor. Tabii, genel olarak baktığınız zaman Almanya'da sanat daha fazla konuşuluyor. Örneğin arkadaşlarınızla bir yere gittiğinizde orada birkaç sanatçı varsa devamlı sanat konuşuluyor. Burada benden o kadar çok sergi yapmamı isteyen yok. Ama bir taraftan da burada çok fazla yer de yok. Pek belli değil yani.

P.: Sanatçı kimliğinizi tanımlamak gerekirse kendinizi ulaşılabilir ve anlaşılabilir buluyor musunuz?

A.E.: Bana çok basit geliyor benim yaptıklarım ama özellikle Türkiye’de çok anlaşılabilir olduğumu hissetmiyorum. Türk sanatı aslında soyut bir gelenekten gelmesine rağmen şu anda çağdaş sanatı toplayanlar, sergileyenler ya da çağdaş sanat üzerine kritikler soyut sanat konseptini çözebilmiş değiller. O nedenle anlaşılmaz olduğum düşünülüyor.

P.: O zaman biraz daha sizden bahsedelim. İlk etapta sanata nasıl ilgi duymaya başladınız, ne zaman bir iş olarak yapmaya başladınız?


A.E.: Eskiden beri sanatçı olmak istiyordum. Ortaokulda çok iyi bir sanat öğretmenim vardı: Seniye Taylan. Bize çok malzeme ve olanakla adeta bir sanat tabanı oluşturdu. O zamanlar daha çok bilinçli olmadığım için heykeltıraş olmak istiyordum. Daha sonrasında Akademi’ye girdim, orada da çok iyi iki hocam vardı. Orada görüşlerim biraz daha değişti.

P.: Biraz daha eğitim yönünde devam edelim madem. Mimar Sinan Üniversitesi'nin size katkıları hakkında neler söyleyebilirsiniz?

A.E.: Mimar Sinan çok tutucu bir okul, o zaman da öyleydi. Örneğin canlı model gelirdi önümüze, o modelin aynısını yapmaya çalışırdık, büst yapardık vesaire... Ama dediğim gibi iki tane çok ilerici ve avangart eğitmenle çalıştım. Büyük bir şans bu. Önce Altan Gürman sonra Şadi Çalık'la. Eğitimin formatı gereği bu klasik eğitim verilmek zorundaydı. Aldığım sırada çok memnun olmasam da form konusunda, estetik konusunda çok şey öğrendiğimi düşünüyorum.

P.: Biraz çocuklarınız arasından seçmek gibi olacak ama sizce şimdiye kadar sizi en çok yansıtan çalışmanız neydi?

A.E.: Yani, biraz zor. (Gülüyor.) Ama belki, öğrencilikten biraz sonra yaptığım “Uyumlu Çizgiler”i söyleyebilirim. O bir kırılma noktası olabilir.


P.: Ne kadar doğru ne kadar yanlış bilemeyiz ama sanat eserlerine bir paha biçiliyor. Sizce bunun kriteri nedir?

A.E.: Bence kriteri yok. Kimi sanatçı çok pahalı kimisi de ucuz. Ama bunun kriteri sosyalize olmakla oluşuyor sanırım. Hangi galeri sizi temsil ediyor vesaire... Yani yaptığınız işle pek de ilgili değil.

P.: Biraz “marka" ile mi ilgili?

A.E.: Marka gibi evet ama markalarda hep bir kalite vardır. Örneğin çok iyi sanatçıların çok ucuz fiyata sattıklarını biliyorum. Buna karşılık çok da iyi sayılamayacak sanatçılar sosyal hayatları, iyi bir galeriye düşmüş olmaları veyahut doğru zamanda doğru yerde olmak gibi tesadüfi nedenlerle yüksek fiyata satabiliyor. Daha çok sosyal hayat etkili tabii. Ve Türkiye'de şöyle bir şey var, çoğu koleksiyoner figür, mizah ve komiklik seviyor. Bir de birbirlerinin aldığı sanatçılara daha eğilimliler. Mesela bir koleksiyoner bir sanatçıyı topluyorsa bir başkası da aynısını toplamaya çalışıyor. Yani birbirleriyle de iletişim halindeler. Tabii dünyada böyle bir şey yok. Koleksiyonerler daha çok orijinal, bilinmedik şeylerin peşine düşerler.


P.: Peki sizce sanatın hayatı idame ettirmek için yapılması eserin niteliğini etkiler mi?

A.E.: Tabii ki. Yaptığınız iş çok beğenildiği ve satıldığı zaman, ona takılıp kalırsınız. İyi olmasa da dışarıdan talep varsa hep o işi yapmaya başlarsınız. Bunu reddedebilmek iyi bir sanatçı olmayı gerektirir. Hele genç yaşta belirli bir stilin çok beğenilmesi ve bu stilde devam etmek bir sanatçı için iyi bir şey değil.



P: Bu dediklerinizle ilişkili olarak bu sektörde var olmak isteyen ve yeni gelişen sanatçılara ne gibi önerilerde bulunursunuz?

A.E.: Açıkçası, ben bilmiyorum! Ben Almanya’da çeşitli okullarda yıllarca ders verdim ve öğrencilerime bu konuda ne söyleyeceğimi bilemedim. Çünkü iyi bir sanatçı olmak her zaman mali olarak başarılı veya ünlü olmak demek değildir. Bir kere çok çalışmak lazım. Ama açılıştan açılışa koşmak, insanlarla tanışmak, doğru insanların yanında olmak da iyi bir şey. Tabii bu vakit kaybettirici olması yönünden kötü bir şey ama bir taraftan bunun da yardımı oluyor.

P.: Sanki sadece belirli bir ekonomik kesim sanatla ilgileniyormuş gibi hissediliyor.

A.E.: Evet, belirli bir kesim yapıyor çünkü entelektüel olunması lazım ya da sanatın obsesif bir şekilde takip edilmesi lazım. Bunu ben bilemem ama sanata ulaşmak çok zor değil. Sanatı almak zor. Sanatçı olarak yaşamak da çok büyük paralara çok satmıyorsanız zor. Ben yıllarca ders verdim bu nedenle. Ve ders vermenin bana şu faydası oldu: Satmak için uğraşmıyordum.

P.: Biraz da öğretmenlik yanınıza hitap edelim o zaman. Sizin yetiştiğiniz dönemle bugün yetişen sanatçılar arasında nasıl bir fark var? Eğitimdeki gözlemleriniz nelerdir?

A.E.: Eğitimde Türkiye'de nasıl bir fark var bilmiyorum. Ama tabii ki yeni yeni bir sürü okul açıldı. Eskiden sadece Mimar Sinan vardı. Bir de çok büyük bir fark var: Bizim okuduğumuz dönemde hiçbir yabancı dergi, kitap gelmiyordu. Sizin bunu tahayyül etmeniz bile zor. O durumda sizin sadece hocalarınızın anlattığıyla yetinmeniz gerekiyordu.

P.: Peki bugün yeni yeni yetişen sanatçılardan beğendiğiniz kendinize yakın hissettiğiniz biri var mı?

A.E.: Meriç Algün, Ezgi Tok...

P.: Son olarak okulumuzda da afişlerinin asılı olduğu Whitish serginizle ilgili bizlere neler söylemek istersiniz?

A.E.: Whitish aslında retrospektif gibi bir sergi. Benim daha önce yaptığım işlerin, o mekâna ve bu döneme uyarlanması gibi. Mesela orada “pleksiglastan” diye çok eski bir iş var, o yeniden o mekâna göre yapıldı. Bunun gibi bütün işler Arter’de bana verilen alana göre uyarlandı. Whitish adıysa şöyle çıktı: Küratörüm Emre Baykal'la ilk toplantımızda bana beyaz bir sergi tahayyül ettiğini söyledi. Whitish diye bir işim zaten Arter’in koleksiyonunda vardı. Hazır malzemeden yapılmış bir iş. Onu koymaya karar verdik ve bütün işler onun etrafında beyaz, solukluk duygusu verecek şekilde oluştu. “Rahat Köşeler” diye bir işim vardı mesela, onlar çok canlı renklerdeydi. Onu daha soluk ve ara renklerle tekrar yaptım. Bunun gibi bütün işler değişti. Beş altı tane de yeni iş eklendi. Eskilerle yeniler hep birlikte konuşmaya çalıştılar. Ve bunların özellikle birbirlerinin mekanlarına geçmelerini istedim. Biri bitiyor biri başlıyormuş gibi... Ve bunu yapan “Yüz Taş” oldu. Mekânda kayıyorlarmışçasına... Orada bir de ses işi var. Burayla, Dolapdere'yle ilgili. Buraya (Dirimart) kadar olan bütün dükkanları yazdık ve birisi bunu hiç nefes almadan okudu. Ondan sonra bunu dijital bir ses formatına dönüştürdük. Gittiğinizde duyacağınız ses o. Aslında o sesin altında buradaki bir süre sonra “gentrifikasyon”a uğrayacak dükkanların ismi var...

15 görüntüleme
Daha Fazlası: 
For Perspective

 2017, developed and designed by Emre Göler for Galatasaray University Business Administration Club