• Berfuğ Abaklı, Sinem Alpcan

Kariyer Yolculuğu ve Renkli Kişiliği ile Barış Zavaroğlu!

Turkcell’in eğlence alanındaki başarılarının mimarlarından biri ve TV+’ın Genel Müdürü Barış Zavaroğlu ile çok keyifli bir sohbet gerçekleştirdik!


Perspective: Öncelikle kendinizden ve şu anki işinizden kısaca söz edebilir misiniz?


Barış Zavaroğlu: Tabii ki. Ben Barış, Barış Zavaroğlu. Pek yerimde duramayan, sürekli yeni bir şeyler yapmak isteyen veya var olan şeyleri daha farklı yapmayı hedefleyen biri oldum hayatım boyunca. O yüzden hep bir arayış içerisindeydim. Farklı sektörlerde çalıştım. FMCG olarak Cadbury’de, hem yurt dışında hem de Türkiye’de çalıştım. Ama sonrasında medya işine -özellikle de içerik işine- girdikten sonra ne aradığımı bulmuş oldum.


Şu an TV+’ın başındayım. Aslında Türk işi bir streaming platformu gibi düşünebilirsiniz. Hem kutuyla evlere gidiyoruz hem de akıllı televizyonlardan veya cep telefonlarından uygulama yoluyla abonelik hizmeti sağlıyoruz. Bu işi yürütmeye ve büyütmeye çalışıyoruz. Kolay bir iş değil, rekabet çok güçlü. Biz de içerik ve tasarım olarak yeni bir şeyler üretme suretiyle aboneler kazanmak ve var olan abonelerimizi kaybetmemek için çalışıyoruz. Esas olarak yaptığım şey bu.


P: Küçükken hayalinizdeki iş neydi? Şu an bu işi yaptığınızı düşünüyor musunuz?


B.Z: Küçüklüğümden beri konuşmaktan, hikâye anlatmaktan ve müzikten büyük keyif alıyorum. Bir müzisyen olamadım. Bir grubumuz var gerçi, gitar çalıyorum ama profesyonel anlamda müzisyen değilim. Yine de söylediğim gibi, şu anki işimi belli bir arayıştan sonra bulduğumu düşünüyorum. O yüzden şanslıyım aslında. İnsanın sevdiği işi bulması kadar güzel bir şey olamaz.


Ben duyguların çeşitliliğine çok inanıyorum. Küçükken de böyleydim. Ne zaman farklı şeyler görsem kendimi hep daha iyi hissederdim. Burada yapmaya çalıştığım da bu. Birçok farklı duyguyu; heyecanı, romantizmi, melankoliyi ve hatta varsa absürtlüğü bile bir araya getirerek duygu çeşitliliği yaratmaya çalışıyorum. O yüzden bu, sevdiğim iş. Küçükken de benzer bir duyguyu hep hissederdim ama adını koyamazdım. Mesela hiçbir zaman doktor veya mühendis olmak gibi bir arzum olmadı (gülüşmeler). Ben daha çok hikâyeler anlatayım ya da müzisyen olayım istiyordum.


P: Eğitim hayatınızdaki Fransız ekolü etkisinin iş hayatınıza yansımaları nasıl oldu?


B.Z: Ben İzmir Saint-Joseph’i bitirdim. Düşünün, küçük yaşlardan itibaren Fransız ekolü etkisiyle büyüyorsunuz. Türkiye’desiniz ama okuduğunuz kitaplar Fransızca, hocalarınız Fransız. Bu durum ister istemez size farklı bir vizyon katıyor. Ben bu Fransız ekolüyle kütüphaneye gitmeyi, okumayı ve araştırmayı öğrendim. Bizim zamanımızda kütüphaneler vardı (gülüşmeler). Asteriks ve Oburiks’i, Red Kit’i Fransızca ile öğrendim. Daha öncesinde hiç bilmezdim mesela.


İş hayatında Fransızca kullanmak kolay değil, şanslı olmanız lazım. Benim en büyük şansım şuydu: Cadbury’nin Orangina adlı bir içeceği vardı, Fransız. Ben orada çalışarak iş hayatımda önemli bir geçiş yapmış oldum. Bunu da Fransızca bilgim sayesinde yaptım. Sonrasında pek kullanma fırsatım olmadı, medya alanında hiç kullanamadım. Ama Fransızca benim için FMCG’ye girişte önemli bir kriter oldu.

P: Mühendislik mezunu olduğunuzu biliyoruz. Üniversitede okurken aklınızda bu sektörde çalışmak var mıydı? Varsa kendinizi geliştirmek için neler yaptınız?


B.Z: Hayır, aklımda hiç yoktu. Ben kimya mühendisliği mezunuyum bir de. Yaptığım işin bölümümle hiçbir alakası yok. Tek alakası, şu an insanların kimyasıyla ilgileniyorum (gülümsüyor).


Üniversitedeyken staj yapmak çok değerli bir şey, herkese öneriyorum. Hatta mümkün olduğunca farlı sektörlerde yapmaya çalışın. Ben stajlarımdan birini bir petrokimya şirketinde, diğerini de bir boya fabrikasında yaptım. Ve direkt bu işin bana göre olmadığını anladım. Bundan sonra ise kariyerimi pazarlama alanına yönlendirdim ve kendimi bu alanda geliştirdim.


P: Hayatınızda “Bu, benim hayatımın dönüm noktasıdır.” dediğiniz bir an var mı?


B.Z: Birkaç tane var. İlki Orangina’da çalışmam ve FMCG sektörüne girişim diyebiliriz. Burada pazarlama alanına dair çok şey öğrendim. İkincisi ise Walt Disney’de çalışmaya başlamam. Medyayla birlikte kariyer yolum şekillendi. Bir başka dönüm noktasını ise İzmir’den İstanbul’a geldiğim zaman yaşadım. İş arıyor ve aynı zamanda bir arkadaşımın yanında kalıyordum. Bankacı olmak istemememe rağmen son çare olarak banka sınavına girdim. Şans eseri beni pazarlama ve internet bankacılığı alanına verdiler. O zamanlar internet bankacılığı çok revaçtaydı.


P: Kariyerinizde birlikte çalışmayı çok istediğiniz ve/veya rol model olarak gördüğünüz biri var mı?


B.Z: Kariyerimde Kostas Vlachos ile çalışırken çok zevk aldım ve çok şey öğrendim. Kendisi Cadbury’de birlikte çalışırken pazarlama direktörüydü, şimdi ise birçok ülkede Haribo’nun genel müdürlüğünü yapıyor.


P: Turkcell ile yolunuz nasıl kesişti?


B.Z: Turkcell’den bir yetenek avcısı Turkcell TV+ için yönetici arıyordu. Bana ulaştı ve böylece görüşmeye başladık. TV+ için yepyeni bir vizyon koyarak bu markayı Türkiye’de ilk sıraya koymak istediklerini söylediler. Turkcell’de çalışmaya başlamam da böyle gerçekleşti.


P: “Dergilik” uygulamasının doğuşu nasıl gerçekleşti?


B.Z: Biliyorsunuz, artık yazılı mecralar yok oluyor. Biz de bu kadar dergi veya yayın ne olacak diye düşündük. Her bir yayın firmasının kendisine özel sitesi veya uygulaması var fakat bunları birleştiren bir uygulama yoktu Türkiye’de. Biz de tüm dergileri bir araya getirecek bir platform yapmak istedik. Fikir buradan çıktı.


P: Turkcell TV+ olarak hem televizyon hem de mobil uygulamanız aracılığıyla izleyicilere ulaşıyorsunuz. Önümüzdeki birkaç yıl için televizyon ve cep telefonu rekabetinin gidişatı hakkında ne düşünüyorsunuz?


B.Z: Eğer izleyeceğiniz içerik kısaysa kesinlikle cep telefonu bir adım önde. Fakat içeriğiniz bir film, uzun soluklu bir dizi veya bir maç yayını ise televizyon açıkça kazanıyor. Bizim ülkede insanlar cep telefonundan ne izleyeceğini seçer, akşam eve gelir ve televizyondan izler. Bu şekilde işler.


P: Uzun yıllardır liseli müzisyenlere umut olan Liselerarası Müzik Yarışması’nın Fizy’deki manevi değerini nasıl anlatırsınız?


B.Z: Genç kitleye ulaşmak kadar değerli bir şey yok. Hatta günümüz markaları buna özellikle dikkat ediyor ve bu amaç için özel ekipler oluşturuyorlar. Biz de her bir platformumuzda bunu sağlamaya özen gösteriyoruz. Bunun devamını da getirmek çok isteriz. Pandemi olmasa okulların kampüslerinde, bahar şenliklerinde ve türlü etkinliklerde tekrardan onlarla birlikte olmak çok keyifli olurdu.


P: Sizce canlı yayın ve bant yayını arasında bir rekabet olması mümkün mü?


B.Z: Eğer bir spor etkinliğinden veya haber programından bahsediyorsak canlı yayının yerini hiçbir şey tutamaz. Böyle programlarda canlı yayının kattığı his çok değerli. Ama bence bir eğlence veya yarış programıysa bahsettiğimiz, o zaman canlı yayın mı bant yayını mı olduğu çok fark etmez.


P: Gelecek planlarınızda neler var? Kariyerinizi yurt dışında devam ettirmeyi düşünüyor musunuz?


B.Z: Şu an için hedefimiz TV+ olarak Türkiye’de birinci olmak ve bunu gerçekleştirmeden yurt dışına gitmek gibi bir planım yok. Bundan sonra da tekrar yurt dışına çalışmak için gideceğimi pek sanmıyorum.


P: Eğlence sektörü çok geniş bir kavram. Peki sizin bu sektörde en sevdiğiniz alan hangisi?


B.Z: Müzik benim için bambaşka bir yerde ama sinemayı da ondan ayıramıyorum. Bu ikisinden sonra da tiyatro geliyor.


P: Pandemi döneminde eğlence ve sanat sektörünün ayakta kalabilmesi için ne gibi çalışmalar yapıyorsunuz?

B.Z: Özellikle bu dönemde bu işleri yapmak o kadar zor ki. Şartlar gereği her şey dijitale giriyor. Filmler bile lansmanlarını artık TV+’ta veya başka platformlarda yapıyor. Mesela 19 Ocak tarihinde bizde çok özel bir film gösterime giriyor ve Türkiye’deki izleyiciler bu filme ilk olarak TV+ sayesinde erişecekler. Filmlerin yanı sıra müzisyenlerle de TV+’ta konser verebilmeleri için iletişime geçiyoruz.


P: İşinizin gereği dışında kişisel hayatınızda takip ettiğiniz bir etkinlik veya festival var mı?


B.Z: Film festivalleri benim için hep çok değerli oldu. Eskiden çoğunlukla Beyoğlu ve Kadıköy’deki sinema salonlarının orada dolaşır, bir günde 8 filme girerdim. İzmir’de yaşadığım dönemde özellikle Fransız Kültür’deki Fransız Film Festivali’ne giderdim. Bunlar dışında konserlere gitmekten de çok keyif alıyorum. U2, Radiohead, Pearl Jam, Rolling Stones, Guns N Roses, Metallica ve Pink Floyd hem çok sevdiğim hem de konserlerine gitme şansı elde ettiğim gruplardır. Benim için hayat deneyimi biriktirmek çok önemli ve bu tarz etkinliklerin içinde bulunduğunuz zaman bol bol deneyim biriktirmiş oluyorsunuz.


P: Giderek dijitalleşen bir dünyada yaşıyoruz. Peki siz e-kitap okumayı mı tercih edersiniz yoksa normal kitap mı?


B.Z: Artık elinizdeki tablet veya cep telefonundan binlerce kitaba ulaşabiliyorsunuz ve bu büyük bir pratiklik sağlıyor ancak ben dokunma hissinden ve kokusundan dolayı normal kitap okumayı tercih ederim.


P: Pandemi etkilerinin azaldığı ve hatta bittiği günleri gördüğümüzde TV+ olarak 2019 yılında gerçekleştirdiğiniz ve sanatseverleri İstanbul’un tarihi mekanlarında dünya sinemasından seçkin yapımlarla buluşturan etkinliğinizi tekrarlamayı düşünüyor musunuz?


B.Z: Bizim için içinde bulunması çok keyif verici bir etkinlikti. Pandemi biter bitmez daha geniş kapsamlısını bile yapmak isteriz.


P: Bize içinde bulunduğunuz sektörle alakalı bir dergi önerebilir misiniz?


B.Z: Oksijen gazetesi bence son yılların en iyi dizi ve film tanıtımlarını yapıyor, sektörde yeni neler var çok güzel aktarıyor. Eskiden böyle çok daha fazla dergi ve gazete vardı ama şimdi her şey değişiyor ve dönüşüyor.


P: Son olarak, genç okuyucularımıza bir tavsiyede bulunabilir misiniz?


B.Z: Hayat bitmek bilmeyen bir ring gibi. Bazen o mücadeleyi kaybedebiliyorsunuz ama vazgeçmeden oraya tekrar çıkmak lazım. Şans her an olumluya da dönebilir olumsuza da. O yüzden ne “Eyvah, her şey bitti artık.” ne de “Oh her şey mükemmel, benim yapmam gereken bir şey kalmadı.” demeden devam etmeliyiz. Herkes hatalar yapıp yanlış kararlar alabilir ki bu benim de başıma çok geldi ancak bir şekilde hayatın yakasına yapışmak ve vazgeçmemek lazım. Bence başarısızlıklardan çok başarısızlık diye nitelendirdiğimiz durumlardan nasıl çıktığımız esas önemli olan. Michael Jordan’ın çok sevdiğim bir sözü var. Ona da bu soru gibi bir soru sorulduğunda şöyle cevaplamış: “Hayatımda tekrar, tekrar ve tekrar başarısız oldum… Ve bu yüzden başardım.”


370 görüntüleme
Daha Fazlası: