• Nilay Atabek

Berceste Şeber'le Spor Psikolojisi Üzerine


Zamanla değerini bize tekrar tekrar hatırlatan psikoloji alanı, günümüzde daha sıkça filmlere, dizilere taşındı; hayatımıza yerleşti. Biz de Klinik Spor Psikoloğu Berceste Şeber ile psikolojinin sporda ve sporcunun kariyerindeki yerini sorguladık.


Perspective: Öncelikle mesleğinizin çok ilgi uyandırıcı olduğuna dikkat çekerek başlamak istiyoruz. Klinik Spor Psikoloğu olarak tanımladığımız bu mesleği yapmaya ne zaman ve nasıl karar verdiniz?


Berceste Şeber: Şöyle, ben 19 yaşına kadar tenis oynadım, milli seviyede profesyonel tenisçiydim. O yaşlarda üniversite mi yoksa spor kariyeri mi diye bir yol ayrımına girdim. Orada da Türkiye’nin o dönemki koşullarının gerçekliği, sponsorların az olması, tenisin az bilinir bir spor olması nedeniyle orada okul hayatına yönelmeye karar verdim. Zaten o dönemler ya spor tarafından gidecektim ya da psikoloji hayatımda hep olmasını istediğim bir alandı, ona yönelecektim. Bu sebeple psikolojiye yöneldim, daha sonra lisans psikoloji okudum, devamında da yüksek lisansımı klinik psikoloji üzerine yaptım. Ama şunu söyleyebilirim ki kariyer olarak sporu bırakırken kendime bir söz verdim, dedim ki, ben hayatım boyunca her türlü sporu yapmış biriyim, hani tenisi profosyonel yaptım ama çocukken sokakta futbol, basketbol oynayan bir çocuktum.


Dedim ki, sporun içinde bir yerlerde olacağım, mesleğimde de bunu bir yerlere yedireceğim. Ama nasıl yapacağımı daha bilmiyordum o yaşlarda. Sonra klinik psikoloji yüksek lisansı yaparken spor psikolojisi diye bir alanla tanıştım, harika bir alan olduğunu gördüm, Türkiye’de daha hiç olmadığını ama dünyada birçok sporcunun bu alandan yaralandığını, çok da büyük çaplı bilimsel kanıtlara dayanan etkilerinin olduğunu fark ettim. O sırada da zaten kendimi tanıdığım için sadece klinik psikoloğu olamak beni doyurmayacaktı, klinik dediğimiz zaten böyle daha sınırları olan, bir tık daha belli bir çerçeveye sahip, genelde seans odasında olduğumuz yer. Ben daha dinamik olan koşturmayı seven ve iletişimi biraz daha dışarıdan yaşamayı isteyen bir kişi olduğum için tek başına klinik beni beslemeyecekti. Ve zamanla iki alanı birleştirmiş oldum, uzmanlığımı klinik taraftan aldım, sonra üzerine Bilgi Üniversitesi’nde spor politikası üzerine eğitim aldım, aynı zamanda Barça Hub Innovation’da da spor psikolojisi üzerine eğitim aldım, böylece kendimi hem klinik hem spor alanında uzmanlaşmış bir insan olarak inşa ettim.


P.: Türkiye’de spor psikolojisi pek bilinmeyen bir alan sayılabilir mi? Eğer öyleyse bu durumun sizin açınızdan avantajları ve dezavantajları nelerdir ?


B. Ş.: Çok güzel bir soru, çünkü hakikaten bunun iki ucunu da yaşıyorum. Geçmişe göre artık çok daha gelişen bir alan, hatta popüler olma evresinde. İnsanlar yeni bir şey bulup bunu popüleştirmeyi çok seviyorlar çünkü. Her ne kadar bazı insanlar inanmasa da “Böyle bir alan varmış, bakalım.” dedikleri bir alan haline gelmeye başladı. Bu bizim için avantaj tabii ki, daha çok kulüp duymaya başladı, yöneticiler önem vermeleri gerektiğini anladı. Çünkü dünyada bir çok sporcu mental sağlık üzerine konuşuyor, ya da spor psikolojisinin o mental dayanıklılık çalışmalarının ne kadar önemli olduğunu konuştukları için bizde de birazcık gelişiyor ama tabii ki gerideyiz dünya standartlarına bakınca.


Bir dezavantaj olarak çok net şunu söyleyebilirim: bizim alanda bir iş başvurusu yok, Linkedin’e baktığınızda bu alanda hiçbir iş ilanı bulamazsınız. Dezavantaj olarak mı göreceğiz bilmiyorum ama insanlara spor psikolojisi alanının anlatılması gerekiyor. Örnek veriyorum, bir kulübe gittiğinizde önce kendinizi anlatıp sonra mesleği anlatıp sonra da bu alanın neler yaratabileceğini anlatmanız gerekiyor. Yani size hazır bir şey konmuyor, siz alıyorsunuz. Ama ben bir tarafını da avantaj olarak görüyorum, az kişi olduğu için ve çok gelişmemiş olduğu için gelişmesine öncülük yapacak isimlerden biri oluyorsunuz. Burada da yaratıcılığınızı kullanıp hakikaten olanı geliştirmek için hem kendinizi geliştiriyorsunuz hem de Türkiye’ye yaymak için maksimum seviyede efor sarfediyorsunuz. İçerik üreterek de –sadece seans değil benim bakış açımda spor psikolojisi, aynı zamanda birçok sosyal sorumluluk projesi, içerik üretmek, Youtube projesi yapmak- çok sınırlandırılmamış ve öncülerden biri olmuş oluyorum.


P.: Sporcular sizinle konuşmak için talepte bulunduklarında spesifik bir şikayetleri mi oluyor yoksa genel bir mental destek alma amacıyla mı iletişime geçiyorlar ?


B. Ş.: Herkes spor psikolojisini sadece problem odaklı olarak biliyor, evet problem odaklı bir alan ama işte tam söylediğiniz gibi motivasyon kaybı yaşayan ya da özgüven sıkıntısı yaşayan bir sporcu, antrenörüyle sıkıntı yaşayan bir sporcu gibi problemleri olduklarında bana başvuruyorlar, çözüm odaklı çalışmak istiyorlar. Ama bu alan sadece problem odaklı bir alan değil, aynı zamanda gelişim odaklı da bir alan. Eğer sporcu hiçbir mental strateji kullanmıyorsa, mental dayanıklılığa dair hiçbir çalışma yapmıyorsa, istediği kadar hiçbir problemi yok gözüksün yüzeyde, hala maksimumunu keşfetmemiştir. Biz maksimumunu keşfetmesi için de bu alanda çalışıyoruz. Bir sporcunun nasıl antrenörü varsa, fizyoterapisti varsa, beslenme uzmanı varsa bir spor psikoloğunun da olması, bütünsel yaklaşmak, her türlü bir problem olmasa da gelişim odaklı baktığımızda bir sporcuya çok fazla katkı sağlar.


P.: Pandemi döneminin sporcuların motivasyonlarına ne gibi yansımaları oldu ve sizce bu yansımalar etkilerini hala gösteriyor mu ?


B. Ş.: Ben bunu ikiye ayırıyorum, süreç odaklı sporcuyla sonuç odaklı sporcu pandemi döneminde çok çok farklı süreçler geçirdi. Çalıştığım sporcularda da bu durumu çok net gözlemleyebildim. Sonuç odaklı bir sporcu için en önemli şey yarışmak, bir turnuvaya katılıp sonunda bir şey elde etmek. Pandemi döneminde ise her şey iptal oldu. Sonuç odaklı bakan bir sporcunun ne zaman turnuvan var, ne zaman birinci, ikinci olacaksın, buna dair hiçbir fikri yoktu. Ve sadece sona odaklanan spocular için bu çok zordu, uzun vadeli bu belirsizlik motivasyonlarında düşüşe neden oldu. Birçok sporcu şunu sorguladı: “Ben neden evde antrenman yapıyorum, neden yapıyorum, nereye varacağım da yapıyorum?” Doğal olarak özel hayatlarında sıkıntılar yaşamaya başladılar, iletişime doğru giden problemler bile gördük aslında. Tabi onların adaptasyon süreci döndükten sonra bir tık daha zor oldu. Ayrıca uzun zamandır bir yarışmaya katılamadıkları için pandemi sonrası katıldıkları yarışmalarda çok çok iyi sonuçlar bekliyorlar ve doğal olarak almadıklarında da hayal kırıklıkları daha büyük oluyor.


Ama diğer tarafa baktığımda, süreç odaklı sporculardan iyi ki pandemi olmuş diyen danışanlarım da var. Çünkü gerçekten bir durup üçüncü bir gözle kendilerine bakıp nerelerde eksiklikleri var nerelerde kendilerini geliştirebilirler, bu sadece spor alanında değil kişilik bakımından da, buna baktılar. Çünkü sporcuların özel hayatları da sadece spor üzerine kurulu, boş vakitleri çok az. Kimisi resim yapmak istiyordu, resim yaptı. Kimisi artılarını eksilerini masaya yatırıp daha zihinsel antrenmanlar yaptı. Geri dönüşte de adaptasyonları daha kolay oldu, daha önceki performanslarından daha yüksek bir performansla geri döndü. O yüzden ben hep diyorum, süreç odaklı mativasyon çok daha rahat toparlanabilen ve çok daha işlevsel bir kavramken, sonuç odaklı sporcular için pandeminin olumsuz etkilerini çok daha ağır bir şekilde gözlemlemiş olduk.


P.: Sporcuların karşılaşma sırasındaki mimikleri ve jestleri sonuçları ne kadar etkiliyor ? Oyun sırasında psikolojinin yeri tam olarak nedir ?


Araştırmalar şunu gösteriyor, fiziksel performans seviyesinin birbirine çok yakın olduğu iki sporcuyu birbirinden ayıran en büyük fark mental dayanıklılık, araştırmaların birçoğu bunu kanıtlamış durumda. Çünkü aynı fiziksel özelliklere sahip sporcuları çok minik farklar ayırt ediyor, çok kritik anlar ve bunun nedeni gerçekten mental dayanıklılık. Spor psikolojisinin aslında o farkta ne kadar önemli bir yeri olduğu bariz.


Vücut dili aslında bu konularda bizim en çok çalıştığımız alanlardan biri, çünkü ben bir klinik psikoloğu olarak da terapi ekolünden faydalanan bir psikoloğum ve o tarafa baktığımızda çok ciddi anlamda şunu görürüz: Belirli bir olay olur, olaylar olduğunda düşüncelerimiz olur, düşünceler duyguları, duygular davranışları etkiler. Sporun içinde de aynı şey oluyor. Biz vücut dilini somut olarak dışarıdan gözlemliyoruz, bazılarının omuzları düşüyor, bazılarının omuzları çok dik oluyor, çok sağlam basıyor yere, tenisçiyse raket tutuşundan bile anlıyoruz aslında neyin iyi gidip gitmediğini. Sporda vücut dili psikolojik bir silah, tenis üzerinden gidersek karşılıklı iki kişinin oynadığı bir oyunda rakibinizin vücut dilini nasıl okuduğu çok önemli. Tabi burada sadece rakip ne düşünür diye vücut dilini yönetmiyoruz, kişinin kendisi için de, çünkü dediğim gibi düşünce, duygu, davranış üçlüsünde davranış nasılsa düşünce de ona göre etkileniyor. Bu sebeple de sporcularla çalışırken vücut dili bizim için çok önemli, pozitif anlamda da negatif anlamda da kullanabiliyoruz onu.


P.: Mental dayanıklılığına hayranlık duyduğunuz ve yakından takip ettiğiniz global sporcular kimlerdir?


B. Ş.: Novak Djokovic’in inanılmaz bir mental dayanıklılıkla oynadığını görüyoruz. Ayrıca Serena Williams da mental dayanıklılığı çok yüksek olan bir isim. Eda Erdem de sadece başarılı olduğu için değil, istikrar ve dayanıklılık anlamında da örnek gösterilmesi gereken bir isim bence. Kötü oynadığı bir maçta bile dayanıklılığını hiç kaybetmiyor. Bu isimler dışında bir de insanların şaşıracağı bir isim olan Simone Biles’ı söylemek istiyorum. Simone Biles aslında bazı mental sıkıntıları olan ve bu sebeple olimpiyatlardan çekilen bir isim. Böyle bir sporcu nasıl mental olarak dayanıklı diye sorabilirsiniz ancak bazen ihtiyacını fark etmek ve durman gereken yerde durmayı bilmek de büyük bir dayanıklılık örneğidir.

P.: Bir sporcu için “anda kalmak” ne kadar önemlidir? Danışanlarınızın anda kalmaları için uygulamaları gereken çalışmalardan biraz bahsedebilir misiniz?


B. Ş.: Anda kalmak sporun en en temel faktörlerinden biri, anda kalmadığınız an her şey kopar, örnek vermek gerekirse bir jimnastikçinin üç dakinanın üç dakikasında da anda kalması gerekirken bir tenisçinin beş saat de anda kalması gerekebilir. Hepsi için anda kalma teknikleri değişiyor ama genel anlamda mesela nefes egzersizleri anda kalmak için en önemli tekniklerden biri. Siz de fark etmişsinizdir, nefes egzersizleri yapmaya başladığınız an sadece nefesinize odaklanırsınız. Aklınızdan başka bir şey geçemez. O an anda kalmak zorundasınızdır. Bu nedenle nefes egzersizleri anda kalmakta en çok kullandığımız tekniklerden biri. Hem anda kalmayı sağlıyor hem de somatik kaygı dediğimiz o bedensel kaygının biraz daha yönetilebilmesini sağlıyor.

Onun dışında tabii ki düşünce boyutunda birçok teknik kullanıyoruz çünkü ben bir zaman çizelgesi gibi görüyorum sporu, yani spor içinde bir geçmiş var, bugün var ve gelecek var. Spor içindeki geçmiş, maçın içindeki hatalar ya da ondan önceki turnuvalarda yapılan hataları kapsayan bir şey. Gelecek, maçın sonu; turnuvanın sonunu kapsayan bir olgu. O yüzden sporcu geçmişteki hatasına gittiğinde de andan kaçıyor, gelecekte ne olacağını düşündüğünde de andan kaçıyor. O yüzden onu o ana geçirmek için zaman zaman içsel konuşma tekniklerini yararlanıyoruz, bu içsel farkındalık bile, size şu an bahsettiğim o “Şu an nerdesin?” sorusu bile bazen ona anda olduğunu hatırlatıp onu şu ana çekmeye bile yardımcı oluyor. O yüzden içsel konuşma tekniklerini çok fazla önemsiyorum. Bunun dışında tabi birçok örnekle de birlikte, sporculara belirli ip uçları buluyoruz, kimi sporcu yerinde sıçradığında kendine aslında anda kalması gerektiğini hatırlatıyor. Ya da kimisi bağcığını bağladığında onun için o -biz önceden çalıştığımız için- anda kalmanın bir temsili oluyor. Hem davranışsal hem düşüncesel boyutta birçok yerden tetikleyerek anda kalmasını sağlayabiliyoruz.


P.: Instagram hesabınızdan ve Hürriyet gazetesindeki yazılarınızdan anladığımız kadarıyla farklı yerlere seyahat etmeyi ve bunu insanlarla paylaşmayı seviyorsunuz. Bu aileden aldığınız bir kültür mü yoksa sonradan kendinizin oluşturduğu bir alışkanlık mı?


B. Ş.: Babam pilot, annem de eski turizmci olduğu için gezme kültürünün olduğu bir ailede büyüdüm diyebilirim. Ama tabii onların gezme halini ben iki katına çıkararak yaşıyorum (gülüyor). Üniversiteye kadar yoğun bir şekilde ilgilendiğim tenis sayesinde de turnuvalara gidiyor böylelikle yeni yerleri keşfedebiliyordum ancak tam olarak bir gezgin gibi gezme şansım yoktu. Bu hayalimi daha çok üniversitede hayata geçirmeye başladım. Derslerimi üst üste günlere alıp haftanın en az bir gününü boş tutarak o günü gezmek için kullanıyordum. Gezmek gerçekten beni psikolojik anlamda besleyen ve hayatımda her zaman olmasını istediğim bir şey. Bu arada yazmayı da çok seven biriyim. Dolayısıyla gezi ve spor alanında içerik üretmek en büyük hobilerimden biri.


P.: Türkiye’den bize önerebileceğiniz keyifli bir seyahat rotası var mıdır?


B. Ş.: Bence Türkiye’nin en efsane yönlerinden biri denizi. Tayland’a gittiğimde anladım ki Türkiye’nin denizi gerçekten çok ayrı. Marmaris, Selimiye ya da Fethiye çok klişe cevaplardır ama bu tarz doğanın yoğun olduğu yerleri görmek isterseniz Karadeniz Bölgesi’ni de önerebilirim. Rize ve Artvin’i gezdiğimde gerçekten beklentimin çok üstünde olduklarını gördüm. Ancak açık söyleyeyim Trabzon’u çok beğenmedim çünkü fazlasıyla şehirleşmeye uğramış ve doğanın içi pisleşmişti. Rize ve Artvin’de özellikle keşfedilmeyen yaylaları keşfetmek ise çok büyüleyiciydi. Ben gurmelik tadında da gezmeyi sevdiğim için iki senede bir Gaziantep’e ve Şanlıurfa’ya gidip yemek yiyip dönüyorum, buraları da ayrıca yemek yemeyi seven insanlara kesinlikle öneririm.


P.: Seyahatleriniz sırasında yaşadığınız ve paylaşmaktan mutluluk duyduğunuz bir anınız varsa bizimle paylaşabilir misiniz?


B. Ş.: Seyahatlerimden bana kalan bir sürü güzel anım var tabii ama bu soruyu ilk duyduğumda aklıma gelen ilk anım Avustralya’da “skydiving” yapışım oluyor. Gezilerim sırasında ekstrem aktiviteler yapmayı çok sevdiğim için gezmek beni sadece kültürel anlamda değil, keşif ve deneyim anlamında da besliyor. Skydiving de beni çok heyecanlandıran bir aktiviteydi. İlk saniyelerde paraşüt açılmadan havada süzüldüğünüz için çok acayip bir hissiyat yaşıyorsunuz. O anı hiçbir şekilde unutamıyorum. Hakikaten “İyi ki yaşadım.” dediğim anlardan biri oldu benim için.


Berceste Şeber'i ve seyahatlerini yakından takip etmek için: https://www.instagram.com/bercesteseber/ 

48 görüntüleme
Daha Fazlası: