Lise Sıralarından Sahnelere…

"Türkiye’de müzisyen olmak başlı başına bir delilik hali."

Perspective: Grubunuzu kurma fikri nasıl ortaya çıktı?

Eren Cilalıoğlu: Lisede Can’la aynı sınıftaydık ben yeni başlamıştım davul çalmaya Can da gitar çalıp vokal yapıyordu sonra acaba grup mu kursak diye bir fikir çıktı. Enstrüman çalmaya başlar başlamaz grup kurmuş gibi oldum. Can Baydar: Grubun ilk halinde sınıf arkadaşlarımız Bora ve Hüseyin vardı sonra Gökçe ve Erdem’in girişiyle üniversitede grubumuz biraz değişti. Beste yapma amacıyla gaza gelip kurduğumuz bir grup aslında.

P: Grup kurulmadan önce müzikle ilgili neler yapıyordunuz? Besteler oluşmadan önce hep cover mı yapıyordunuz?

Gece: Çok cover yaptık. İlk bir araya geldiğimiz sene garajda, stüdyolarda çok cover yaptık müzik yapmayı cover öğrendik zaten. Incubus, Offspring, Artic Monkeys çalıyorduk. Beste yaptıkça program yarı yarıya cover ve beste haline geldi. Bir süre sonra da coverlar tamamen bitti.

P: Çoğu rock sanatçısı yapmak istedikleri müzikten daha soft bir müzik yaptıklarını söylüyor. Sizin için de durum böyle mi?

G: Her müziği, her tarzı dinliyoruz ama bir noktaya kadar yaptığınız müziği tasarlayabiliyorsunuz. Dört farklı insan bir araya gelip müzik yapıyor o yüzden ortaya çıkan sonucu çok şekillendiremiyorsunuz. Herkesin içinden gelen şey ortak bir yerde buluşuyor. Biz birlikte müzik yapmaya başladığımız zaman herkesin kendi beğenileri ve enstrümanıyla olan ilişkileri grubun tarzını ortaya çıkardı. Hiçbir zaman şöyle bir müzik yapalım, grubun tarzı bu olsun gibi bir konuşmamız olmadı. sabit her zaman grubun bir tarzı var ama ilk albümün çıktığı 2008’den 2017’ye kadar biz de dalgalandık bazen daha sert bazen daha pop olduk. Bizim bestelerimiz tek gitarla çalındığı zaman da grubun tüm skalasını, tarzını anlatabiliyor. Her zaman bunun üzerine kurulduğu için beste yapılarından dolayı grubun belli bir tarzı oluyor.

P: Sıla'nın "Doldur" şarkısını dinlediğimizde Gece'nin katkısı kendini gösteriyor. Kendinize has bir tarz yakalamayı nasıl başardınız?

G: Can Baydar klasiği. Hedef gibi değil de zaten birileri sizin müziğinizi dinleyecekse kendinizden bir şeyler ortaya koymanız gerekiyor ki o daha farklı olsun. Bir sürü müzisyeni çok beğeniyoruz zaman zaman taklit ediyoruz zaman zaman onların yaptıklarını öğrenip kendi müziğimize entegre etmeye çalışıyoruz. Eren’in dediği gibi daha buralı enstrümanlar kullanıyoruz ama günün sonunda üslup ve enerji olarak bize, bizim hayatımıza benzeyen bir şey çıkıyor. Zaten böyle olmasını isteriz, biz de müziğini kişiselleştirmiş müzisyenlerden hoşlanıyoruz.

P: Peki müziğinizi nasıl tanımlarsınız?

G: İçinde punk, rock ve pop unsurları taşıyan, içine buraların seslerini de eklemek istediğimiz bir gitar müziği. En temelinde de enstrüman çalmayı birlikte öğrenmiş bir lise grubunun müziği. İşin en zor kısmı tarz bizce. Tarzımız olsun, şöyle yapalım dediğinizde onu uygulayamıyorsunuz. O seneler içinde oturan bir şey. Grubun bir tarz oluşturması beste yapmak kadar zor. Zaman alan, çaldıkça oluşan bir şey.

P: Şu an pek genç arkadaş bir araya gelip amatör müzik yapıyorlar. Bar müziğinin ve alternatif isimlerin gittikçe daha ön plana çıkmaya başladığı şu günlerde amatör gruplara ne önerirsiniz?

G: Öyle tavsiye bulanacak bir konumda olduğumuzu düşünmüyorum. Türkiye’de müzisyen olmak başlı başına bir delilik hali. Ülkede bir grup olmak, rock müzik filan yapmak aklı başında yapılacak bir şey değil. Çok sevdiklerin varsayıyorum bunu yapmaya devam etsinler bu gönülden yapılacak bir şey çok severek yapıldığında güzel oluyor zaten. Kaygılardan ön yargılardan bağımsız kendi müziklerini çalsınlar. Ne çalıyorlarsa kendilerini kaydedip dinlemeleri gerekiyor çünkü sorunlarını en iyi o şekilde anlayabilirler. Gruptaki insanların beraber çok iyi arkadaş olup birbirlerini dinlemeleri lazım. Biz çok demo yaptık. Devamlı çalmak, kaydetmek, dinlemek gerekiyor.

P: Arkadaşlarla veya akrabayla iş yapmanın ilişkilerini zedelemesinden dolayı tehlikeli olduğunu söylerler. Sizce arkadaşlarınızla bir iş yapmak nasıl bir his?

G: Zor ama bu iş başka şekilde de yürümez arkadaş olmasaydık çoktan yolun sonuna gelmiştik. Sevdiğin 3 kişiyle böyle bir işi yapmaktan başka dünyada alabileceğimiz böyle bir haz olduğunu düşünmüyoruz. Bir iş yapıyorsunuz asla ikisini birbirine karıştırmamanız gerekiyor. Bu profesyonel yapılan bir şey. Bizim bunu iyi yaptığımız düşünüyoruz. Çoğu gruba göre daha az sorun yaşıyoruz. Kendimizi şanslı hissediyoruz. Egolardan arınma durumu da ancak dost olduğunuzda gerçekleşebiliyor. Uzun soluklu grupların çoğu samimi, yakın, birbirine destek olan bir aileye dönüşüyorlar. Biz de bir aile gibi bazı sorunların üzerini gün sonunda kapatıp devam ediyoruz.

P: İlk albümünüzde Koray Candemir son albümünüzde de Harun Tekin’le çalıştınız. Türk rockında önemli yere sahip bu isimlerle çalışmak size neler kattı, onlarla çalışmak nasıldı?

G: İlk albüm çocukça bir şeydi. Koray da bir prodüktörden çok abi gibiydi. Kariyerimizde emeği çoktur ve onu çok severiz. Harun'la da son 4-5 senedir yakın arkadaşız. Zaten onun müziğini de çok severiz. Çok açık, çok akıllı bir adamdır. O da bir prodüktörden ziyade terapist gibiydi. Başka bir grubun elemanının gözünden grup problemlerini algılamak daha kolay olabiliyor. Harun ve Koray, ikisi de grup elemanlarını, grup kültürünü çok iyi biliyorlar, hepimizi çok iyi tanıyorlardı. Onların müziğe birebir müdahale etmekten çok; grubun o anda hissettiği duyguları ön plana çıkarmak, gruptaki dengeleri iyi tutmak, grubu pozitif tutmak gibi yansımaları oldu. İkisi de bizi yükseltmeye çalıştı. Grup olarak, müzik olarak bizi özgür bıraktılar. Olduğumuz gibi olmasını istediler.

P: Sizin kariyerinizde patlama noktası olan bir şarkı veya kariyerimizin en güzel noktası dediğiniz bir an var mı?

G: Kariyerimizin her noktası çok güzel bizim için. Fakat ilk albüm ile “Ben Öldüm” arasında “Gamsız”ı coverlamıştık. Onu coverlamak doğru bir fikirdi; insanlar gruptan daha çok haberdar oldu. Güzel yaptığımızı da düşünüyorum, insanlara sıcak geldi. Onun üzerine de “Ben Öldüm”ü çıkartınca o dönem en çok parladığımız dönem oldu. Ama düşündüğümüz zaman grubun en eğlendiği dönem hiç albümümüz yokken 2000-2004 yılları arasında Ankara’da Manhattan’da çaldığımız dönemdir. Orada 2-3 sene program yaptık salı akşamları ve kapıda 200 metre kuyruk oluyordu. Daha kendi albümümüz bile yoktu ama sahnede kendi şarkılarımızı çalıyorduk, insanlar o şarkıları biliyorlardı. Kariyerimizdeki bir noktayı tekrar yaşamak istesek kesinlikle o dönem olurdu.

P: Manga, Sakin, Zakkum, siz gibi Türk rockındaki çoğu önemli grup, hep Ankara’dan çıktı. Ankara’nın diğer şehirlerden bir farkı var mı?

G: Ankara çok depresif bir şehir. Ankara’da doğmamış birini getirip Ankara’da yaşatmak çok zor. Kendi içinde bir temposu var. Sanırım jenerasyon olarak, bu sebeplerle müzik yapmaya itildik. Ankara’nın karamsar havasından dolayı hep rock grupları çıktı. Bir de o dönemlerde internet ve mp3 kültürü daha yoktu. Biz müzikleri pasajlarda araştırırdık. Bu bahsettiğimiz grupların çoğu da bu tarz pasajlardan, barlardan, stüdyolardan birbirlerini hep tanır. Ankara’da bu şekilde çok güzel bir ortam vardı ve doğal olarak grup açısından bir patlama oluştu. Pasajda oturursun, çay içersin, muhabbet edersin, orada grup kurulur. Mesela bizim cd’cimiz Murat abi vardı, gitaristimiz Erdem’le orada tanıştık. Ankara’daki bu sosyal ortamlarda ve iyi müzik dinlenen yerler sayesinde iyi müzisyenler çıktı. Sadece radyoda çalanı dinleyen değil de, duyduğu şarkıyı neymiş diye merak edip araştıran insanlardık biz. Şimdi bu işler daha kolay, açıyorsun interneti istediğin türde bin tane şarkı çıkıyor karşına. Eskiden ulaşması zordu, ama değerliydi az bulunduğu için. Belki de o yüzden insanlar şu anda verdikleri değerlerden daha farklı yerlere koydu müziği.

P: Bu aralar dünyada da Türkiye’de de hissettiğimiz bir durum var: alternatif müzik dalgası. İnsanlar daha çok alternatif müzik dinlemeye başladı. Siz bunun geleceğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

G: Müziğin bir modası var. Çağımızda insanlar biraz daha yalnızlaşıyorlar. Bu da bizi alternatif müzik türüne yöneltiyor. Biz bu akımın o kadar uzun süreli olmayacağını düşünüyoruz; moda daha ana bir akıma yönelecektir. Bence R&B ve Hip-Hop’ın merkezde olacağı bir pop müziğe yönelecek. Alternatif müzik adı üstünde, popüler olmaması lazım bir alternatif olması lazım, popüler olunca anlamını, büyüsünü kaybediyor. O yüzden hiçbir zaman ana bir müzik akımı olmayacak.

P: Günümüzde albüm yerine single’lar dinleniyor. Bunun yanı sıra müzik kanalları ve radyonun da önem kaybetmesiyle bu single’ları duyurmak zorlaşıyor. Bu durum sizi nasıl etkiliyor?

G: Bir önceki albümümüzde İyi Niyetli Bir Gün’ü çıkardığımızda müzik kanalları ve radyolar henüz ölmemişti. Biz de kayıtlarımızın yayınlanmasını dert ediyorduk. Artık onları tamamen bıraktık, umurumuzda olmuyor. İyi olan şeyi insanların bulduklarını düşünüyoruz. Gençler berrak zihinli insanlar ve güzel müziğin, iyi çalınmış canlı müziğin peşinden gidiyorlar.

P: Albüm hazırlık süreçlerinde ne gibi zorluklarla karşılaşıyorsunuz?

G: Albüm hazırlamak baya stresli, bazen mutlu, bazen mutsuz eden karışık bir şey. Şarkısına göre, o anki ruh haline göre, kimin hangi taraftan kalktığına göre; o günkü her şeyle alakalı. Ama dönüp baktığımızda insanı gülümseten bir süreç bu. Genelde birimizin evine kapanıyoruz ve saatlerce çalıyoruz salonda. Bazen tek bir şarkıyı 8-9 saat çaldığımız bile oluyor. Aslında profesyonel olarak bu işi yapacaksanız mesai gibi sabah 9’da kalkıp akşam 6’ya kadar çalışmanız lazım. Dünyanın her yerinde sanatla uğraşan insanlar böyle yapıyor. Mesela en büyük problemi İyi Niyetli Bir Gün albümünde yaşadık. Baştan sonra yarım ses pes kaydedildi o albüm. Bu, düşündüğümüzden çok daha teknik bir şeymiş, bütün enstrümanlar 3’er kere kaydedilmişti, çok yorucu olmuştu.

P: Konserler sırasında ne takım yaşanan sorunlar yaşıyorsunuz? 25 Şubat’ta Dorock’taki konserinizde Eren Bey bir kaza geçirmişti ve onsuz çıkmak zorunda kalmıştınız, buna rağmen gayet enerjik ve coşkulu bir konserdi.

G: O gün Eren’e elektrik çarptı ve bizim bundan konsere çıkmadan 10 dakika önce haberimiz oldu. Biz de seyirciye ayıp olmasın diye üçümüz çıktık. Konseri bir şekilde oldurmaya çalışıyoruz, sonuçta oraya gelen insanlar da iyi vakit geçirmeye, güzel şeyler hissetmeye geliyorlar; biz onlara güzel şeyler hissettirmeyi vadettiğimiz için ordalar. Ne sorun olursa olsun devam etmeye ve pozitif olmaya çalıştık. Sonuçta teknik sıkıntılar, arızalar hep olabilen şeyler. Benzeri bir aksilik de yakın zamanda Kıbrıs’ta verecek olduğumuz bir konserde oldu. Kadro iki kişi eksikti. Şans eseri davula Tonemeister’ımız geçti ve vokale de Harun Tekin vardı. Gece başlığı altında böyle bir konser verdik, dinleyiciler için de büyük bir sürpriz oldu. Olabildiği kadar konserlerimizi gerçekleştirmeye çalışıyoruz.

P: Can Bey, bildiğiniz gibi, bir enstrümanda uzmanlaşmak daha fark edilirdir ama vokal için bazı şeyler daha soyuttur. Siz bir vokalist olarak kendi renginizi nasıl buldunuz?

Can Baydar: İlk başladığımızda Eren benden daha iyi şarkı söylüyordu, başlarda beni o çalıştırdı. Sonra Koray, Harun, Sıla gibi insanlarla çalışma fırsatı yakaladım; onları gözlemleyerek kendimi geliştirdim. Ama şarkıcılık gerçekten içsel bir durum, bir süre boyunca ne yapınca ne olduğunu kestiremiyor insan. Bence şarkı söylemek biraz daha teatral bir şey; karşındakini elindeki hikâyeye inandırabilmek gerekiyor. Ben de genelde böyle olan şarkıcıları severim. Kaan Tangöze öyledir mesela, hikâyeye seni hemen inandırır, bir anda dinlemeye başlarsın.

P: Bir beste yazımı nasıl işliyor? İlhamınızı nerden alıyorsunuz?

G: Şarkı yazmak, sanatla ilgilenmek, bunların hepsi zamanla insanın duygusal hafızasını geliştiriyor. Olaylar karşısında ne hissetmiş olduğunuzu daha net hatırlıyorsunuz. Konsantre bir şekilde çalıştığında ilhamı çağırıyorsun zaten; hissettiğin duyguları, o yoğunluğu, o enerjiyi… Güzel şarkı yazmak böyle bir şey, bir an yakalarsın ve bir anda oluverir, o an geldiğinde de duygusal hafızandan kopardığın parçalarla onu bir bütün haline getirirsin. İlk akla gelen şeyi zaten herkes biliyordur, o yüzden oturup efor sarf edip detaylara dikkat etmek gerek. İlham da bu, çalışmak… Ama beste yapmanın en eğlenceli kısmı, ilk beste yapılırken arada sayıklamalı geçen sözler. Bazen çok yakışıyorlar ve en son ortaya çıkan şarkının bir parçası oluyorlar. Mesela ilk albümdeki “Hoşuna mı Gitti?” öyle bir şarkı, ilk demoyu kaydederken oraya ‘Hoşuna mı gitti?’ demek çok yakışmıştı, bu nedenle onun üzerine gitmiştik. Ama örneğin “Ben Öldüm” şarkısı orijinalinde “Kim Bu?” gibi alakasız bir şeydi, nakaratı bile yoktu. Çaldıkça bambaşka bir şarkı oldu.

P: İlk konserinizde neler hissettiniz?

G: İlk konserimizi bir ortaokul mezuniyet töreninde vermiştik. Sahnede ses sistemi yoktu, sadece bir mikrofon vardı. O zamanlar Rage Against the Machine çalardık, çalmaya başladığımız anda dans eden ortaokul çocukları etrafımızı sardı. Hala hatırladıkça güleriz, ilk konserler hep güzel hatırlanır. İlk başladığımız zamanlarda çıktığımız konserlerin çoğunda ortada bir talep olmadan çıkmıştık. Genelde güzel bir yer görüp ‘Biz burada çalalım’ diye yerin sahibiyle görüşüp talebi yaratıyorduk.

P: Türk dinleyicisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

G: Çok karışık bir müzik zevkine sahipler; kutuplaşma, her yerde olduğu gibi, müzikte de var. Buralarda, bize benzeyen insanların yanındayken başka bir elektriklenme oluyor; ama başka bir yerde bambaşka hayatlar var, orada çok farklı tepkiler alabiliyorsunuz. Sadece bir tarz müzik dinleyen insanlar da artık pek yok, çoğu insan her şeyi dinliyor. Geneller biraz, anlık popülarite şekillendiriyor dinlediklerini. Onun dışında grubun sound’unu beğenip de konserinize gelen az. Zaten hiç konsere gitmemiş insan oranının %70 olduğu bir ülkedeyiz. Bu inanılmaz bir rakam! Aslında hiçbir rock konseri talebi yok gibi ortada, biz yaratmaya çalışıyoruz sanatçılar olarak. Bu nedenle zamana ihtiyacımız var.

Daha Fazlası: 

 2017, developed and designed by Emre Göler for Galatasaray University Business Administration Club