Aklın Orta Yerinde

Felekten Bir Geceydi.

Adım Demir Kartal. İki çocuklu, çatı katında oturan bir ailenin küçük oğulları olarak dünyaya gelmişim. Babam çok ince bir adammış, biraz da safmış. Canını fazlasıyla yakmışlar, o yüzden sinirleri çelikten bir oğlu olsun istemiş, demir yürekli. “Kaya kadar sert olursa kimse ona zarar veremez” demiş. Meğer varoluşumdan evvel kaderimi belirlemişler. Keşke bir parça da olsa seçim şansım olsaymış.

Bir meyhanedeyim, daha önceden hiç tanımadığım. Nasırlı avuç içleriyle ağabeyim karşımda oturuyormuşçasına iki bardak istedim, çünkü biliyorum o da teşrif etmişti bu gece yanıma. Garson, birinin geleceğini zannedip rakıyla beraber bardakları getirdi. İkimiz için kadehleri doldurdum, biri sek. Salim’e “ağabey” diye seslenmeyi çok severdim, o hiç sevmediğinden zamanla “abi” demeye başlamıştım. Lakin sevilmeyecek bir yanı yoktu ağabeyin, mektuplarımda hâlâ aynı şekilde hitap ederim.

Karşı masada iki emekli oturuyor, yüksek sesle konuşuyorlar. Gerçi buna konuşmak değil anırmak denir olsa olsa. Her kelimelerinde dudaklarının arasını olabildiğince açıyorlar, ağızlarının yırtılmasından korkuyorum. Rezil, kepaze sohbetleri kafamın içinde yankılanıyor sürekli. Oysa sağlıklı düşünmek için gelmiştim ben buraya. Tam şu anda bu iki ihtiyar ayaklarımın önünde diz çöküp tövbe etseler, “Bir daha anırmayacağız” deseler bile para etmez, affetmem. Çünkü bilirim tövbekârların pek çoğu iradesizdir. Ben de onlardan biriyim. Her seferinde tövbe eder, yine aldanır, güvenirim insanlara. Beni şaşırtanlar da oldu duyduğum güveni haksız çıkarmamalarıyla, fakat çok nadirdi. Demem o ki bizim memlekette ikili ilişkiler saatli bomba gibidir, özellikle kardeş ilişkileri. İlla ki bir husumet vardır iki kardeşin arasında. Salim ile bizim husumetimiz yoktu, ben alttan almayı severdim, o ise polemiğe bile girmezdi. Bana alttan almamı gerektirecek bir tartışma bile yaşatmadı ömrü hayatı boyunca.

Göçüp gitmeden önce ailesiyle ilgili konuşsaydı keşke, vasiyet etseydi bir şeyler. Şimdi yapayalnızım. Ne yapacağımı, onlara nasıl sahip çıkacağımı bilmiyorum. Yeğenim henüz on ikisinde bir ufaklık, yengem ise çöküşe geçmiş bir orta yaşlı. Maddi anlamda yardım etmeme imkân yok, hâlâ bir aylağım. İşin manevi boyutunda ise Enes’in elinden tutsam yeterli, Ayla’ya destek çıkacak kadar güçlü hissetmiyorum kendimi. Zira yetişkin psikolojisinden anlasaydım ziyan içinde olmazdım. İçinde bulunduğum ağır romandan kurtulmak istiyorum, sevdiklerimle beraber.

Esasında tam olarak bu yüzden her buluşmanın bitişinde vedalaşırım arkadaşlarımla. “Elveda dostum! Elveda kardeşim!”. Kimisi güler bu kadar duygusal olmama, daha doğrusu hâlâ hayatta olduğunu söyler, lakin ben durumun vahametinin farkındayım. Çünkü ettiğim o son iki cümle karşımdakine edebileceğim son laflarım olabilir, ne de olsa her başlangıcın bir bitişi var. Ya tekrar göremeyeceğim birine küfrederek ayrılsam? Şakadan olsa çemkirsem yüzüne? Fark etmeliler her anımızın ne kadar ciddi olduğunun, ciddi olmanın ötesinde değerli olduğunun.

Sonuca odaklanırsak eğer, ikimiz de kazanmış olmalıyız. Nihayetinde başından beri çok küçük bir amacımız vardı: İki üç dostluk kurup iki üç şehir tanımak. İşleri yoluna koymaya çalışırken ana hedefimiz hep buydu. Bir nebze de olsa başarılı olduğumuza samimiyetle inanıyorum. Gittiğin yerde gözün arkada kalmasın Salim.

Gereksiz ya da sebepsiz öfkelerden geldi başıma ne geldiyse ama ileride ters köşe yapacaklarından eminim. “Bu sebepten mahvettik hayatını, şu yüzden gerekiyordu tepetaklak olman” diyecekler. Pek hatırımda değil çocukluğum ama şunu iyi hatırlıyorum ki yetim büyümedik. Kim bilir belki yetim büyüsek daha hayırlı olurdu bizim için. Çünkü ben on, ağabeyim on iki yaşındayken hayatın tüm yükü omuzlarımıza binmişti. Verdiğimiz her karardan biz sorumluyduk, ana babamız hayatımıza dair hiçbir meseleye karışmıyorlardı. Bizse tam da bu sebepten ziyadesiyle ezildik o yükün altında. Ortaokul ve lise dönemimiz inanılmaz sorunluydu. Yaş kemale erene kadar veyahut akıl başa gelene kadar Salim de yanımda sayılmazdı, tek başımaydım. Dünyayı tanımaya başladığımda ayırdına vardım öncesinde çokça hata yaptığımın, geride kalanların bir önemi kalmamıştı. Artık tek gayem önümdeki kirli günleri süpürmek ve ek olarak ailemi sırtlamaktı. Neyse ki o zamanlar Salim kocaman adam olmuştu, cebine para giriyordu. O günden itibaren yalnız değildim, ağabeyim de anlamıştı yaşamanın ne olup ne olmadığını. Zaten çok geçmeden evlendi, evi çekip çevirecek bir kadın gerekiyordu. “Sen yoluna devam et.” deyişini hiç unutamıyorum. Hak verdim, yoluma devam ettim. Bir orada bir burada sürünüp üniversiteyi bitirdim. “Damarlarımdaki kanın alevi bir gün sönecek, ne varsa gençken yapmalı” diyerek tüketmiştim güzel zamanları. Yani insan geriye dönüp bakınca anlıyor her musibetin sebebini, çektiğimiz her çile biraz daha olgunlaştırmış bizi; fakat pek yıpranmışız. Ağabeyimin renkli çehresinin giderek soluklaştığını, gözlerinin ferinin eridiğini hatırladıkça anlıyorum. Yaşadığımız kara travmalar, bir binanın temeli gibi hayatımıza kök salmıştı ve garip bir şekilde bizi ayakta tutuyordu. İdrak etmek çok zor değil, o öfkelerin tek bir tanesi bile sebepsiz ya da gereksiz değildi.

Salim çocukluğu boyunca doktor olmak istemişti, “Doktor olmak da yetmez, üniversitelerde ders vermeliyim.” derdi. İçindeki bilim aşkına hiç anlam verememiştim. Şayet ben bilime katkı sunan bir adam olsaydım eğer, istemezlerdi beni, kovarlardı. Ölü biriyle konuşmak isteyen bilim adamı olmaz, ölüler konuşamaz ki zaten. Onlar daha çok ölüleri incelemek isterler, canlıyı incelemekten daha kolaydır. Ne yaparsan yap sesini çıkarmazlar, muhtelemen ölü oldukları için. Feda olsun ölüler! Ne de olsa bilim, güç adına kıyılan canların milyonda birine kıymıştır ancak. Sanırım asıl noktayı kaçırıyorum, buradaki ana hedef acıları dindirmek değil, acıtmak. Ondandır ki hâlâ kan döküyoruz, paylaşamıyoruz üç günlük ömrü. Hayalet olana dek bekleyelim madem.

Basiretim bağlanmış, ne de olsa elde avuçta bolca fırsat varken hor kullanmışım hepsini. Kır saçlı, açık alınlı, medcezirli yaşlarında çekilmez biriyle birlikte olmak fikri heyecan uyandırmıyor hiç kimsede, birkaç genç ve dolayısıyla aklı başında olmayan kadın hariç. Salim burada olsa neler der halime! Sanırım artık vakti geldi evlenmemin. Daha fazla beklemek anlamsız olur, yoksa ipin ucu hepten kaçacak. Salim ile Ayla’nınki kadar samimiyet aramıyorum bile. Aynı evin içinde yaşarken birbirimizin yüzüne bakabilsek kâfi.

Şimdi ise kafamda birkaç soru dönüp duruyor. İlk olarak, “Eğer burada durup daha ileri gitmeyeceksek, neden bu noktaya kadar geldik?”. Anlamını yitirdi evvelinde yaptığımız tüm işler. Lakin içimden gelmiyor yerimden kıpırdamak, oturduğum yerde kalmaya devam ediyorum. Karın ağrısıyla başa çıkmayı öğrenemedim. Her başım sıkıştığında bu kadar gerilemem, bir noktada artık harekete koyulmam gerekecek. Zannedersem birkaç dönemdir nadasa bıraktığım hayalleri gerçekleştirmenin vakti geldi.

Nihayetinde gecenin sonu geldi. Nasıl karnı aç olan adam için ahlak bir anlam ifade etmiyorsa, ben de ruhen aç olan kisvesi altında kirli oyunlar oynama niyetindeydim. Meyhaneye beş parasız gitmiştim. Tek bir şansım vardı, hesabı ödemeden kaçmak. Niyeti bozduktan sonra güzergâhı oluşturdum, her şeyi planladım, şarhoş olduğum detayı aklımdan çıkmış sadece. Bir çırpıda kapıya doğru koştum ve aslında koştuğum yer kapı değildi, camekândı. Cam ansızın kırıldı, ben ise sızı içinde yerde yuvarlandım. O zamana kadar pala bıyığın gerçekten bir pala tasvirinden gelebileceğini hiç düşünmemiştim. Yerinden fırlayacak gibi duran kaslarıyla tepemdeki iri kıyım adam, dudaklarının üstündeki pala bıyığını da ekleyince sahiden bir yirmi birinci yüzyıl yeniçerisiydi. İşte o Osmanlı neferi tek eliyle doğrulttu beni, tek hamlede. Zannederim ki yirmi yıldır aynı padişah hüküm sürüyor ve bu herif ise cülûsunu alamamış, öyle haşin. Gözlerimi açıp kapamaya kalmadı, gece oracıkta sonlandı.

Daha Fazlası: 

 2017, developed and designed by Emre Göler for Galatasaray University Business Administration Club