Fotoğrafçılığın 160. Yılı

2. Dünya Savaşı sonrası dönem, fotoğrafçılığın ulaşılabilirliğinde bir devrim başlattı ve sektörünün büyümesiyle fotoğrafçılığın bugün hayatımızdaki yerinin temelleri atıldı.

 

1859’da Thomas Sutton’un geliştirdiği ilk filmli fotoğraf makinesi, 35 mm filmi ünlü kılan Leica’nın çıkardığı Ur-Leica ve 1929’da tanıtılan Rolleiflex çift lens refleks kamera için fotoğrafçılığın yayılmasının öncüleri diyebiliriz. Taşınabilir bir formatta, ışığı kimyasal kaplı bir filmle ve yüksek poz hızlarıyla yakalayabilmenin kolaylığı kendini ilk gazetecilikte gösterdi ve 1. Dünya Savaşı’nın ve savaş sonrası Avrupa’nın ifade edilişi fotoğraflar sayesinde önceki her dönemden daha açıktı. Halk fotoğrafları görse de henüz çeken değildi. Dönemin fotoğraf makinelerinin fiyatlarına ve fotoğraf çekmenin önceki yüzyıla göre daha kolay olmasına rağmen hala hatrı sayılır şekilde kompleksliği onu gazeteciler ve halktan kısıtlı bir grup ile sınırlı kılıyordu. 2. Dünya Savaşı sonrası dönem, fotoğrafçılığın ulaşılabilirliğinde bir devrim başlattı ve sektörünün büyümesiyle fotoğrafçılığın hayatımızdaki yerinin temellerini attı.

 

2.Dünya Savaşı sonrası Japon şirketler halka yönelik ucuz makinelerle piyasaya çıktı ve kısa zamanda Avrupalı şirketler de bu çabaya katıldı. Bu sektörleşme daha kolay kullanılabilir kameralar üretme yarışını başlattı. Özellikle 1976’da markette geniş yer bulan ilk otomatik pozlamalı makinenin çıkışı ve 1977’de ilk otomatik odaklı makinenin çıkışı fotoğrafçılığı geniş kitleli bir hobiye dönüştürdü ve artık makineler herkese yönelik birer hatıra saklama aracı haline geldi. İlerleyen yıllarda farklı renk tonlarında filmlerin çıkışı, geliştirilmiş yeni modeller ve genişleyen lens seçenekleriyle devam etti. Kullanım alanı kadar oluşacak fotoğrafın stili de çeşitlendi.

 

1990’da ilk ayna mekanizması kullanmayan dijital fotoğraf makinesi ve 1991’de dijital sürgülü ilk refleks fotoğraf makinesi tanıtıldı. İlk filmli kameralar gibi yüksek fiyatları, elektronik ortamda yayının henüz yaygınlaşmaması ve çıkartılan fotoğrafların kalitesinin filmin çok arkasında olması bu makinelerin o gün için özgün ama yetersiz bir çaba olarak nitelendirilmesine sebep olsa da kimyasal filmlerin kısıtlamalarının olmadığı, yeni fenomen ‘’dijital’’in kapılarını araladılar. 1999’da sürgü eki yerine baştan dijital sensörle tasarlanmış fotoğraf makinesinin çıkması filmin üstünlüğünü yıkmaya başladı, hayatımızda yer tutmaya başlamış bilgisayarlarda fotoğrafların saklanabiliyor olması,  karanlık oda süreci olmadan fotoğraflara erişebiliniyor oluşu ve sensörün ışık hassasiyetinin film gibi sabit olmayışı dijital makineleri ön plana çıkarttı.

 

2000’li yıllarda kamera üreticilerinin dijital alanda yarışı başladı ve fiyatlar genele hitap edecek şekle getirildi, film kameralar profesyonel alanda da halkta da popülerliğini yitirmeye başladı. Süreç bilgisayarların gelişimiyle paralel ilerledi. Ham fotoğrafların bilgisayar programlarıyla işlenebilmesi, sensörlerin filmlerin ötesinde hassasiyet ve dinamik aralığa ulaşmasıyla artık elde edilen görüntünün çözünürlüğü, temizliği ve görüntüyü düzenleme seçenekleri 20.yüzyılın ötesindeydi.

 

Fotoğraf makinelerindeki bu gelişim profesyonel standartları da değiştirdi. Yayılan internet gazeteciliği ve gazetelere fotoğrafların yüksek çözünürlüklerde basılır hale gelmesi arananı ‘’iyi bir fotoğraf’’tan çıkartıp ‘’daha iyi bir fotoğraf’’a dönüştürdü. Saniyede 10 kareden fazla çekebilen, geniş hafızalı ve yukarıda da bahsedilen yüksek kalite ve esnekliği sağlayan fotoğraf makinelerinin kullanıldığı alanda artık alıcı da istediği fotoğraf konusunda daha seçici hale geldi. Profesyonel fotoğrafçı artık anın yakalaması en zor anına odaklanmalı, her an sahneyi takip etmeli, kendi oluşturduğu bir sahnede daha orijinal konseptleri sunmalı. Örneklendirmek gerekirse bir futbol maçında topun oyuncunun ayağına değdiği anın yakalanması, bir protestoda muhabirin en dramatik anı yakalaması, stüdyoda daha kompleks ışıklandırmalar ve malzemelerle çekimlerin yapılması fotoğraf çekerek hayatını idame ettiren birinden her daim beklenir hale geldi. Eski makinelerle çekilemeyip günümüz teknolojisinin elverdiği fotoğraflar, artık profesyonellerden her daim çekmesi beklenen fotoğraflar haline geldi ve bu sadece fotoğrafın çekilmesiyle bitmiyor. Günümüzde fotoğraflar kullanım öncesi, bilgisayarlardan ham fotoğraf paratmetreleriyle düzeltmelerden geçiyor. Bir profesyonel günümüzde fotoğraf kadar bu fotoğrafı düzenleyeceği programlarıda bilmeli.

 

Yeni dijital refleks kameraların fiziki şekli ve ağırlığı da fotoğrafçılara olumsuz yansıdı diyebiliriz. Artan çözünürlüğü aktarabilecek, geniş diyaframlı yeni seri objektiflerin özellikle teleobjektiflerin 4-5 kiloyu bulabilen ağırlıkları ve gövdelerinin 1-1.5 kilo civarı ağırlıkları bu neslin eksi yanlarından ilkiydi. Günümüzde hala profesyonellerde, özellikle vahşi yaşam fotoğrafçıları ve foto muhabirlerinde uzun süre makine taşıma kaynaklı bilek sakatlıkları, sırt ağrıları yaygın durumda. Bu ağır makinelerin siyah büyük gövdeleri, uzun objektifleri ise onları özellikle fotoğraf makineleriyle alakasız olanlar için antipatik hale getirdi. Eski, küçük 35mm film kameraların şık görüntüsüyle karşılaştırıldığında dijital refleks makinelerin antipatik bulunmasını bu sıkıntıyı çok yaşamış biri olarak ben de haklı buluyorum. Şeklinden de öte her yerde kendini belli eden perdenin çıkarttığı ses -her ne kadar ben çok sevsem de- ve her fotoğrafın internette paylaşılabileceği gerçeği makineyi kullanan kişiyi bir nebze günah keçisi haline getirdi.

 

Bu büyük ve ağır makinelerin karşı tarafında ise fotoğraf çekmekten zevk alan herkese hitap edebilecek cebe sığan, şık bir cihaz 2007’de kendini gösterdi. Hepmizin de bildiği “iphone’’ cebimizde taşınan bir cihazla bizi tatmin edecek fotoğraflar çekme ve bunları elektronik ortamda direkt sergileme deneyimini bize yaşatan ilk telefondu. Bir buçuk asırlık değişimlerin belki de en radikali olan telefonların devri o günlerde başladı ve herkesin sosyal medyada şahsi bir sergisi olduğu günümüzde devam ediyor.
 

Ve günümüz… Tekrar teknolojik bir değişimin içindeyiz. Telefonlar için yeni fenomen olan yapay zeka yardımı ile fotoğraf çekmek artık fotoğraf için uygun ayarları seçmenin ötesinde, fotoğrafın kusurlarını düzeltme ve daha büyük bir sensörle çekilmiş havasını yaratma niteliklerine kavuştu. Yeni sensörler saniyede yüzlerce kare çekebiliyor ,işleme safhasında bunları karşılaştırarak dinamik aralıkta, gürültüde dengelenmiş tek bir fotoğraf üretebiyor, normal şartlarda geniş diyaframlı objektiflerle oluşturulabilen ince alan derinliğini telefondaki işlemciler yine veri karşılaştırma yöntemiyle neredeyse kusursuz bir efekt olarak oluşturabiliyor. Özetle öncesinde telefon fotoğrafları ‘’tatminkar’’ olsada teknik kalite olarak fotoğraf makinelerinin bariz gerisinde iken günümüzde bu fark cebimizdeki cihazlara sığamaycak olan fiziksel ekipman yerine telefonlarımızın ‘’akıllı’’ dediğimiz yönü kullanılarak kapanıyor. Zira öngörüler de halihazırda küçülen fotoğraf makinesi marketinin gelecekte azınlık denebilecek bir hale geleceği yönünde.

 

Profesyonellere yönelik markette ise bahsettiğim ağırlık sorununa çözüm olmakla birlikte makineleri daha da elektronikleştiren yeni, aynasız, tam kare sensörlü ürünlere eğilim artıyor. 35 mm film ölçülerine sahip tam kare diye isimlendirilen ve daha ziyade profesyonel markette rağbet gören sensörler 2013’te Sony tarafından Alpha 7 ismi ile ilk defa aynalı perde mekanizması olmayan bir modelde kullanıldı ve ilk modelin ardından Alpha 7 serisi farklı kulvarlara hitap eden yeni modellerle devam etti. İlk modellerin dijital refleks kameralara göre yarı yarıya daha hafif olması, diğer markaların objektiflerinin makinelere adapte edilebilmesi ve aynadan yansıyan ışık yerine direkt sensörden bilgi alarak çekilecek fotoğrafı eş zamanlı gösteren elektronik bakaç ile beğenilse de; yavaş operasyon, elektronik bakacın yer yer tıkanması ve yerel objektif gamının kısıtlı olması yönlerinden eleştirilmişti. 2017’de gelecek ‘’bugün’’ çıkan A9 serisi ise mekanik perde kullanmadan saniyede 20 fotoğraf çekebilmesi, yüksek hızlı operasyon ve tıkanmayan bir elektronik bakaç gibi özelliklerle öne çıkarak önceki eleştirilen noktaları beklentinin üstünde geliştirmiş şekilde sunmakla kalmadı, bütün marketi de sarstı. Özellikle sessizlik gerektiren cenaze ,düğün seremonisi gibi ortamlarda fotoğraf çeken veya vahşi yaşam fotoğrafçıları için sessiz elektronik perde çarpıcı ve çekici bir özellikti. A9 ile meraklısı artan aynasız serileri diğer markalarda üretmeye başladı ve aynasız objektif gamları genişlemeye, yeni üreticilerin serileriyle model seçenekleri artmaya devam ederken djital refleks kameraların üretimi devam etse de aynasız marketin süratinden çok uzakta. Halen birçok markanın sattığı ürünlerin çoğunu dijital refleks makineler oluşturuyor ve çoğunluğun yakın zamanda aynasız makinelere geçmeyeceği açık. Bununla birlikte önümüzdeki 10 yıl için majör bir değişim muhtemel gözüküyor. 

 

Bütün bu tarihçe ve teknolojiden uzaklaşıp duygusal yöne de değineceğim. Yeni teknoloji  bütün bu  kolaylıklara rağmen tamamıyla benimsenebilmiş değil. Fotoğraçılığı zevkli kılan tek etken çekilen fotoğraf değildir, fotoğrafı çekmek için harcanan emek ve çevreyle-makineyle yaşadığınız deneyim bu aktiviteden zevk almanızı sağlayan diğer adımlardır. İş  kolaylaştıkça bunlar elimizden çıkmaya başladı. Yüzlerce fotoğrafa çekildiği anda ulaşmakla, her pozunun değerli olduğu film rulosuyla karanlık odada uğraşmanın tatminkarlığı aynı değil her ne kadar bir dönem hala film kullananları dinozor olarak nitelendirmiş olsam da. Bu sebeptendir ki özellikle biz genç nesilde fotoğrafçılıktan zevk alanlarda film tutkusu seziyorum. Tek sebep deneyimin zevki değil aynı zamanda alışkanlıklar. Fotoğrafçılığa yıllarını veren ustaların hala eski ekipmanlarından vazgeçememesi, Wim Wenders’in Leica deneyimini şairane şekilde anlatması ve benim bütün yeniliklere hayran kalsam da sessiz makinelerin ünlendiği bugünlerde makinemin sessizlik gerektiren her ortamda yolumu tıkayan perde sesinden ayrı biçimde hoşlanmam alışkanlığı yeterince açıklayacaktır diye düşünüyorum. Ekrandan okumanın kitap okumak gibi olmamasını kimisinin eski kitapların saman kağıdı kokusunu sevmesine de benzetebiliriz. Her yeniliğin getirileri var ama en klişe söylemle ifade edersek eskilerin tadını veremiyorlar.

 

Kaynakça: 

https://www.whatdigitalcamera.com 

https://www.photoblog.com.

http://www.nipponkogakuklub.com

https://theimageflow.com

https://global.canon/en/ 

https://alphauniverse.com

http://www.photo-museum.org

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Daha Fazlası: 

Yayımcılığın ‘Kısa’ Öyküsü

28/10/2020

Sinemanın Animasyon Devi: Disney

24/10/2020

1/15
Please reload

 2017, developed and designed by Emre Göler for Galatasaray University Business Administration Club