Ne Oluyor Ya Bu Medyaya?

8/9/2020

Dün masanın üstünde duran gazeteye noldu? Bir saniye! Ne yapıyorsunuz siz öyle? E bu eskiden televizyonda değil miydi? Bu kadar mı hızlı be... Ne oluyor ya bu medyaya! 

 

 

 Artık hepimiz farklı bir dünyadayız. Bulunduğumuz dünyada bir dakika öncesiyle bir dakika sonrası hiçbir zaman aynı olmadı ve artık günümüzde bırakın dakikaları, saniyelerimiz önemli hale gelmeye başladı. Ve yine bizler bu duruma ayak uydurmak için sadece çok değil hızlı da çalışıyoruz çünkü saniyelerle değişen dünyadaki bilgi akışını yakalayamayacağımızı bilmemize rağmen o akışın içinde kalmak istiyoruz. O zaman madem çok hızlı çalışıyoruz neden hızlı ve rahat dinlenmeyelim ki? Veya dinlenirken niye kendi istediğimizi en hızlı şekilde elde etmeyelim ki?

 

İnsanların rahata ve hıza olan tutkusu artık medyaya da yansıdı. Ve bu doğrultuda medya da değişti hatta Serdar Ali Çelikler ’in de dediği gibi artık eskisi gibi büyük balık küçük balığı değil, hızlı balık yavaş balığı yiyor. İşte tam da asıl noktamıza geliyoruz medyada da değişimi yakalayan çok kazandı, kazanıyor ve kazanacak da. Bildiğiniz üzere artık eskisi gibi büyük ve kurulu medya şirketlerinin olduğu piyasanın yerini sanal mecrada aslında sadece bir video atarak başlayan youtuberler; bir yazı yazarak başlayan bloggerler alıyor. Artık televizyonun karşısına geçmiyoruz da laptopumuza veya telefonlarımıza o blogun ya da o film izleme uygulamasının yazılımlarını yükleyip TV de kanal satın almak yerine Youtube’da istediğimiz kanala abone oluyoruz.

 

Bu olayların birçok nedeni var. Çünkü dünya değiştikçe insan da değişti. Gelin o zaman değişen insanın neden yeni medyayı tercih ettiğine bakalım.

 

Samimiyet ve içtenlik nedenlerden biri. Youtube’da bir kişinin kamera karşısına geçip spontane bir şekilde kendini anlatması veya arkaya sadece bir kanal logosu koyup  hiçbir mecranın ona vermediği rahatlıkla, hiçbir reyting kaygısı olmadan, neymiş ya bu kripto para diyerek videoya girmesi, Serdar Ali Çelikler ile Ali Ece’nin kah gülerek kah atışarak Arsene Wenger üzerinden filozof, winner tartışması yapması ,Serdar Ali’nin “Baba bak sana döner lazımsa döner alacaksın gidip tükürük köftesi almayacaksın ”cümlesiyle ve domates hali benzetmesiyle transfer sezonunu anlatması, Comolliye kızdığında Ali bir de sen Fransızca ’ya çevir dediğinde Ali Ece’nin Comolli’ye Fransızca seslenmesi, Ali Ece’nin Marsilya sokakları analiziyle Luiz Gustavo’nun iyi futbolcu olduğunu anlatması veya Cüneyt Özdemir’in Nevada sınırının içindeki Tahoe gölünden selamlar demesi ,Barış Özcan’ın bakın ben neler yapıyorum diyerek harika bir doğayı arkasına alıp program yapması, tabii ki de insanlara fazlasıyla temas ediyor çünkü yukarıda da dediğim gibi insanlar aslında bu kadar çok kişiye kolay ulaşabildiğimiz halde bu kadar çok bilgi sahibi olduğumuz halde sohbet edecek ve konuşacak bir kişi arıyor. İşte hal böyle olunca da aslında eğlenip sohbet edebileceğimiz kanallar arıyoruz.

 

Üretici ve seyirci arasındaki geri dönüt mekanizmasını da es geçmemek lazım. Bugün insanlar duygularını fazlasıyla açığa vurmak istiyor. Bir şeyi beğenmek eleştirmek o şey hakkında düşünce belirtmek o şeyi sorgulamak ve yine yukarıda dediğim gibi üreticiye temas etmek istiyor.   İnsanlar bir paylaşıma yorumla beğeni tuşuyla spamla veya şikâyet formlarıyla çok rahat geri dönüt verebiliyor. Hatta üreticiyle doğrudan iletişime geçiyor ve üreticide bir sonraki videosunda onun görüşleri doğrultusunda bir şeyler üretmeye çalışıyor. Hatta üreticiyle izleyici belli bir bütünlük yakaladığında yani artık izleyici orada mutlu olduğunda TV’de yayınlanan bir programı bile takip ettiği Youtube kanalından izliyor. Çünkü izleyici orada mutlu ve aynı zamanda kendisiyle o kanal arasında bir aidiyet hissiyatı var. Ve yine bu nedenlerden okuyucuda ertesi gün bu programın analizini Twitter’dan veya bir blog yazarının yazısından okuyabiliyor çünkü bu yazılar ona daha farklı geliyor ve aslında bu yazılarda kendi içinde tartıştığı şeylerin zeminini bulabiliyor.

 

Kitlenin istediğine istediği zaman ulaşabilme isteği herhalde artık yadsınamaz bir şey. Bizce asıl önemli nokta da bu. Yazımın başında da dediğim gibi dinlenirken niye kendi istediğimizi en hızlı şekilde elde etmeyelim ki? Bugün dijital dünyada çok kaliteli bir diziyi veya çok kaliteli kült bir filmi saniyeler içinde bulabilirken insanlar neden yayın akışı içine sıkıştırılmış ve tam olarak da seçemediği şeyleri izlesin ki? Zaten izlemiyor da ya istediği şeyi internetten birçok farklı platformdan buluyor ya da istediği şeyleri bir araya getiren mecralara aylık 15 20 lira ödeyerek o mecrayı takip ediyor. Bu sadece görsel ve işitsel medyada değil yazılı medyada da böyle. Evet Kabul ediyorum hala çok kaliteli yazan gazetecilerimiz çok kaliteli yayınlanan dizilerimiz filmlerimiz de olabilir bununla birlikte insanlar o insanları da dijitalde görmek istiyor. Ve zaten o insanlar dijitale çıktığında da izleniyor veya dijitalden takip edilen o insanlar tv de de denk geldiğinde izleniyor veya sırf o köşe yazarı için gazetesi alınabiliyor yine de bu istisnaların dışında hepimiz biliyoruz ki insanlar bir kâğıttan gazete yerine herhangi bir konu hakkında hemen bilgi edinebilmek için ya bir bloga ya bir e gazeteye ya da Youtube den bir haber kanalını tercih ediyor. Çünkü insanlar dolar kurundaki değişimi birçok mecrada, kendi tercih ettiği kişiden, istediği anda, istediği kişilerle birlikte dinleyebiliyor. 

 

Üretici açısından bakarsak da aslında üretici de hem rahat olmak hem de tatmin olmak istiyor.  Mesela bugün TV ye bir proje sunduğunda üretici belli bir reytingi almak zorunda, bir sürü kişinin beğenisini almak zorunda ve aslında karşısındaki kitleye göre yani çoğunlukla TV’nin o halihazırda sunduğu şeyleri sunmak zorunda çünkü farklı şeyler TV’de hemen o kadar da büyük reytingler alamıyor. Örnek vermek gerekirse 46 Erdal Beşikçioğlu’nun oynadığı gerçekten çok farklı bir hikayesi olan diziyken aslında insanlar tarafından çok da bir şey ifade etmedi. Tabii ki de istisnalarımız var ama istisnalar da kaideyi bozmaz. Sonuç olarak aslında üretici de bildiği ilgi duyduğu şeyleri birilerine aktarmak ve bunları paylaşmak istiyor. Dijital medyada bu isteklerde bir araç oluyor, bir psikolog bugün çıkıp terapi yaparmışçasına videolar çekebiliyor veya bir edebiyatsever çıkıp bir kitap analizi yapabiliyor aynı zamanda bugün yemek yemeyi seven biri  yemek videoları çekip kanalına koyabiliyor veya bugün bir eğitim kanalı sosyolojiye dair çatışma kuramını örneklerle açıklayabiliyor biri sırf mavi renge tutkuyla bağlı olduğu için plajları gezip denizde geçirdiği vakti bizimle paylaşabiliyor… Ve burada hem izleyicinin hem de üreticinin hoşuna giden şey  tek birliktelik ölçütünün olması. O da izleyicinin ve üreticinin uyum yakalaması. Şayet uyum yakalanırsa birliktelikleri devam ediyor yakalanmazsa bitiyor ve bu ilişkide 3. bir faktör yok. Yani her iki tarafta net ve birbirlerine kolay ulaşabiliyor. Böylece de hem üretici hem de tüketici tatmin noktalarını bulabiliyor. Bu tatmin kimi üreticiye göre para oluyor kimisine göre düşüncelerini aşılayabilmek kimisine göre birilerinde farkındalık yaratabilmek kimisine göreyse yaptığı kaliteli ve cesur çekimleri birilerine izletebilmek izleyici için ise istediğine, eğlendiğine, kaliteli bulduğuna hızlıca erişebilmek. Bunların da karşılığının hepsi aslında değişen medyada var. 

 

İşte böyle kim bilir ben bu yazıyı yazarken neler değişti siz okuyana kadar neler değişecek... İşte bunu bilemiyoruz ama bildiğimiz bir şey var ki medya bu değişim noktalarının en önemlilerinden bir tanesi. Medyanın kitleleri harekete geçirme gücü insanların medyaya olan ihtiyacı asla değişmeyecek bir gerçektir. Asıl önemlisi dünya değişirken medya değişirken biz bu değişimin neresindeyiz? Umarım değişen medyanın içinde olabilen, değişimi yakalayabilen ve günün medyasını anlayabilen kişiler oluruz. Bu yazımda benden bu kadar. Belki de bu yazım hayatımdaki yeni değişimlere açılan bir kapıdır kim bilir...

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Daha Fazlası: 

Tarihten Bir Leke: Diktatörler

19/09/2020

Sinemanın Provokatif Ruhu: David Lynch

16/09/2020

1/15
Please reload

 2017, developed and designed by Emre Göler for Galatasaray University Business Administration Club