Tanrı Dürüstlüğü Sever

"...Garipsiyorsunuz çünkü özlem duyuyorsunuz. Bir tablonun önünde en fazla dikilen hiçbir zaman en bohem olanınız olmaz. Kim duvara daha çok sırtını yasladıysa o daha çok yadırgar benimkileri. Çünkü bu çağ ne kadar özgür kıldıysa beni, o kadar da hapseder sizi..."

 

 

Ben bu çağın insanı olmak için doğmuşum. 21. yy. arabeski severlerin hoşlanacağı bir düşünce değil bu. Çelimsiz ve tembelim. Yalnızca derin bir tutku duyduğum fısıltıları bağırabilirim. Şişe kapağı dahi açamam, bir yük taşımak için kibarlığımı kullanırım. Pek zeki de sayılmam, en azından akademik bir başarım olmadı hiç. Bir erkeğin bu meziyetlerin hiçbirine sahip olmaması hoş karşılanmaz. Ama şarkı söyleyebilirim, resim çizebilirim. Yazabilirim. Bu boş zihnin içinden geçen, zayıf bir insana ait serzenişleri hepiniz için kâğıda kazıyabilirim.

 

Beni yüceltirler. Tuvale çizdiğim üç çizgi için, acizliğime övgüler dizdiğim satırlar için beni yüceltirler. Duygularıyla dolandırırım insanları ve ben bunu bu çağı anlamamış kimseye açıklayamam. Beni garip bulurlar, yıkılmışlığımı doğumumdan gelen bir özür sanırlar. Ne acı!

 

Şanslı bir Orta Çağ çocuğu olsaydım ve bu şans, köylü bir kadının yetimi olmak yerine bir lordun oğlu olma fırsatını bahşetseydi bana; doğumumda ormana terk edilmesem bile her geçtiğinde kölelerin dahi acıdığı bir utanç kaynağı olurdum. Kılıç kaldıramayan feminen bir yaratık, bir kafir, diplomasi yapabilmek için fazla duygusal bir çocuk... Lord babam bana bakınca herkesin içten içe yaşadığı duyguları kafamın içinde tutamadığım için utanırdı, kendi babam gibi. Ama bu çağ bunu övüyor. Tanrıların ve gazaplarının zamanı bitti, dinsizliğin altın zamanını yaşıyoruz.


Biliyorum ki tanrı sanatımı beğenmezdi. Lord babam gibi utanç duyardı. Oysa ben prangasızlığın yarattığı devinime inanıyorum. Ben kollarımda, ellerimde ipler olmadan çizdiğimde size bir şey hissettirebiliyorum. Size duvarlarınızın dışından bir çakıl, bir çiçek getiriyorum. Garipsiyorsunuz çünkü özlem duyuyorsunuz. Bir tablonun önünde en fazla dikilen hiçbir zaman en bohem olanınız olmaz. Kim duvara daha çok sırtını yasladıysa o daha çok yadırgar benimkileri. Çünkü bu çağ ne kadar özgür kıldıysa beni, o kadar da hapseder sizi.


Gökyüzüne tapmak zorunda değilsiniz, bizden öte değil artık orası. Güneş’e dua etmeniz, Ay’a kurban vermeniz gerekmiyor. Deniz sizin için sadece manzara da olabilir. “Bir tanrın yoksa amacın ne olabilir ki?” Böyle diyorlar bana. Bu çağın kullanılmış mendili olmak dışında vasıf gerektirmeyen bir amacım var. Hissetmeye, hissetmeye, hissetmeye doymaya yönelik bir amacım var. Dindarlar beni anlamıyor. Beni boş bir kutuya benzetiyorlar ve beni doldurmaya çalışıyorlar. Dolmuyorum, taşıyorum. Onları kızdırıyorum, yazılarımla çizimlerimle değil, varlığımla onları kızdırıyorum. Gözlerinde inkarımın sarstığı inançlarının kör suretini izliyorum. Ne diyebilirim, tanrınızın sanatını beğenmiyorum. Daha
çok yıl yaşamayı, mükemmel bir yerde sonsuz yıl yaşamayı da arzulamıyorum. Benim amacımı yargılayan sizlerinse amacının bu olması da kara mizah galiba. Acının gücünü anlayamıyorsunuz. Sizi yaşatan, sizi öldüren, ilham veren, pes ettiren güzel acı! Bunu okusaydınız son cümlenin altını çizerdiniz ama hiçbirinizin acıyı kucaklamaya gücü yok. Ne tezat! Ben, zavallı bir erkek, her aşkıma tüm uzuvlarımla, dişlerimle bile, sıkıca sarılırken, siz ulu ve inançlı insanlar, tutkularınız konusunda en az bir tavşan kadar korkaksınız. Kaçak oynuyorsunuz, iki yüzlü olup yaşamak istediğiniz notada yaşayanları kınıyorsunuz. Tenlerden, harflerden, çizgilerden, müzikten tedirginsiniz. Özgür değilsiniz. Hakikaten, bu koşullarda neden bu çağdan memnun olasınız ki?

 

İnançlı olmanın insanı yüce kıldığı zamanlar olmuştur: ibadethaneler heykellerle, mozaiklerle, devasa resimlerle kaplıyken, kutsal metinler hattatlarca aylar süren emekle bezenirken... Ama biz -evet, biz- bu devri de kapattık. Kendimizi dahi pazarlamamız gerekiyor artık, büyük bir şeyin parçası olmamız önemli değil, büyük bir şey olmanın ihtişamı gözleri kör ediyor.

 


Görkemli zamanların gözde adamı olmazdım. Bir lider değilim, bir konuşmacı, bir savaşçı, bir yalancı, bir politikacı olabilecek hamur da yok bende. Bir meyhanede soytarı olurdum. İstenilen şarkıyı söyleyemeyince kıçıma tekmeyi yiyip kenara atılırdım. O zamanların görkemli adamları da bugün defolu olurdu zaten. Erken yaşta, hiperaktif tanısı konulmuş, narsist Ritalin bağımlıları olurlardı.
Küçük kabinlere ayrılmış boğucu ofisteki içmeye çağrılmayan arkadaş...


“Peygamberiniz olmaya geldim.” diye başlamışım bir şiire. Bu bile ideal bir inanç düzeninde beni cehennemde yakmaya yeter. Ama yanmayı, görkemli zamanların “ene’l Hakk”ının derisini yüzen insanlarıyla sadece yaşamaya bile tercih ederdim herhalde. Cesar Mendoza gibi, cennet yolunda bile isyan ederdim ben de.


“Eğer tanrı intihar edenleri

ve Nietzsche’yi
Cehenneme gönderirse
Cehennemde yanmayı tercih ederim ben de”
Sonra da ekler. “Tanrı dürüstlüğü sever.”


İnsan suretleri resmetmeyi tatmin edici buluyorum. Bütün gün sokaklarda metelik toplayan bir dilenci, avare bir kaldırım mühendisi gibi yüzler topluyorum. İnsanlarım... Sizi seviyorum. Kemerli burnunuzu, kırışıklıklarınızı, lekelerinizi ve beni kınayan inançlı gözlerinizi bile seviyorum. Benim elimde yeniden canlanıyor yüzünüzde yaşanan duygu sahneleri. Tanrıyı yadırgamamı bu sebepten anlamış olmalısınız, bu sahneyi o yaratmadı. Sizler yıllarca, saniye saniye kendini işleyen tablolarsınız. Size kızıyorum ve küsüyorum, biliyorum ama büyük memeleriyle çocuklarını emziren bir anne gibi sizi yalnızca sevmeye devam ederek terbiye etmek istiyorum. Yaşanmışlıklarınıza, yaşlılıklarınıza hayranım ama dar kafalarınızdan, sınırlarınızdan, duvarlarınızdan nefret ediyorum.


Beni neden anlamadığınızı anlamıyorum.


Ben tutarsız değilim. Ben yalnızca hezeyanlarını dile getirebilecek kadar cesur biriyim. Saniyelik hayat karelerinin hesabını yapan bir cimriyim belki ama onlarla bir hazine yarattım. Size sizden anlar topladım. Bu yaratının sebebinin sizin acılarınız olduğunu görmenizi istedim. Size
yaşayan, öldüren, ilham veren, pes ettiren acıyı kucakladığımı söylemiştim.


Sizi kucakladığımı da-


--


Atay defteri kapattı. Beyni ona yazdıran sebepten sızlıyordu. Biraz oyalandı, düşündü. Burnunu çekti.


Kendine acıyordu ama bütün insanlık için yas tutuyordu.


Atay, doğduğundan beri bir cenaze portrecisiydi.


Ve kendine acıyordu.


Ama bütün insanlık için yas tutuyordu.


Atay, tetiği çekeceği günü beklediğini de rahatlıkta itiraf edebilirdi. Tanrı dürüstlüğü sever.

 

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Daha Fazlası: 

Tarihten Bir Leke: Diktatörler

19/09/2020

Sinemanın Provokatif Ruhu: David Lynch

16/09/2020

1/15
Please reload

 2017, developed and designed by Emre Göler for Galatasaray University Business Administration Club