Paris'te Yağmurlu Bir Gece

“Açlık,anılarımızdır.” -Ernest Hemingway, Paris Bir Şenliktir

Olağanımız dışında yaşadıklarımız, bize dündeki benzerlerini hatırlatır. Eşleştiririz. Dünü o anda tekrar yaşarız. Deja vu gibi değil, farklı bir an olduğunu biliriz ama gördüklerimiz, düşündüklerimiz şimdiki zamanda değildir. Gün ışığında birkaç saniyeliğine uykuya dalarız. Gerçekten kaçıp hayalde yaşar, hayal bittiğinde de gerçekten sıkılırız.

Yağmur yağdığında olur mesela. Her gün gördüğünüz o bina bir anda yağmurla bir başka görünür. Renklidir, derindir. Çocukluğunuzda gördüğünüz o büyük bina gibi kokar. O zamanı hatırlatır durduk yere; o günlerdeki mutluluğunuzu, karşı komşunun beyaz köpeğinin sevimliliğini, nohut yemeğine olan sebepsiz sevginizi. Sonra uyanıp karşınızdaki binaya bakakaldığınızı hatırlarsınız, moral bozucudur. Bir yağmur yağdı diye geçmişe döner, bugünü unutursunuz.

Woody Allen da Paris’te bir Gece filminde bundan faydalanır. Film, Paris kareleriyle başlar. Ara sokakları, görülmesi gereken yerleri, telaşlı insanları; olağan Paris manzaraları ve yağmur. Şehrin romantik yapısına bir başka tat verir bu yağmur, size belki olmuş belki olmamış anılarınızı hatırlatır. Filmin anlatacak olduğu konuyu yaşatarak söyler: nostaljiyi.

Film, Gil adında bir Hollywood senaryo yazarının nişanlısıyla evlenmeden önce Paris’e yaptıkları geziyi anlatır. Yağmurun bu nostaljik etkisine Gil de değinir: “Bu şehrin yağmurda ne kadar büyüleyici olacağını düşünebiliyor musun? 20’lerdeki halini hayal etsene. 20lerin Paris’i, yağmur altında. Sanatçılar ve yazarlar!” Gil’in hayal dünyasında yaşadığı gerçekliği filmin hemen başlarında olan bu replikle kolayca anlarız.

Paris’e olan aşkı Gil’i gece vakti sokaklarını gezmek üzere tek başına dışarı çıkmaya iter ve gizemli bir faytonla, gizemli bir yolla, hep yaşamayı hayal ettiği 20lerin Paris’ine varır. İdolleri Hemingway’le, Scott ve Zelda Fitzgerald’la, Dali’yle, hayatının aşkı olduğunu düşündüğü Adriana’yla tanışır. Her akşam faytonu beklemeye başlar, yanında yazdığı romanı da götürüp zamanın yazarlarından fikirlerini ister, Adriana’yla zaman geçirir; hep istemiş olduğu geçmişi yaşamak üzere her akşam şimdiki zamanından kaçar. 20lerin Fransa’sına kaçmadığı gündüz vakitlerindeyse o zamanları hayal eder; akşam gittiğinde Gertrude Stein’ın ona vereceği tavsiyeleri, Adriana’yı. Geçmişin güzelliği ona acı çektirir. Kelimenin tam anlamıyla bir nostalji yaşar.

Filmde ağırlıkla gördüğümüz geçmişte yaşama isteği bazı psikologlar tarafından “tarihi nostalji” diye adlandırılır. Bu istek Gil’i hayal dünyasının derinlerine itmekteyken onun bu denizde boğulmasını önleyense yine nostalji etkisidir. “Bireysel nostalji” kişinin kendi anılarını hatırlayarak yaşadığı acı çekme biçimidir ve filmde o kadar göze batmadan aktif bir rol oynar. Gil hep yaşadığı zamanın ünlü yazarlarından olmak istemiştir, küçüklük hayali gibi. Yıllar sonra insanların onu döneminin Hemingway’i sayması onun için hep olağandışı bir düşünce ve yazdığı senaryolar için de motivasyon kaynağı olur. Geçmişe yaptığı yolculuklarda bir süre sonra yazdığı romanı geliştirmeye odaklanır ve bu onun geçmişte hapsolmasına engel olur. Anılarındaki bir hayal onu yaşadığı zamana bağlar, geri getirir.

Evet, 20’lerdeki yaşantı onu büyüler, ona rüyalarını yaşama fırsatı verir çünkü altın çağın bir parçası olabilmek bambaşka bir deneyimdir onun için. Ama başka bir rüyası, büyük bir yazar olmak, balonunun ipidir. Çocukluğu, çocukken oluşturduğu bu hayali sımsıkı tutar ve balonun bulutlara uçmasına, yani sonsuzluğa dek kaybolmasına izin vermez. Hayatının geri kalanını 1920’lerde yaşarsa asla 21. yüzyılın en büyük yazarlarından olamaz, sadece 1920lerin Paris’inde bir gözlemci olur, bulutların arasında kaybolur. Gil’in yaşadığı bireysel nostalji, bugününü kurtarır.

Tarihi nostaljinin öznelliğine de odaklanan film, Adriana karakterinin serüveniyle bunu açıkça gösterir. Gil için 1920’lerin Paris’i olan “Altın Çağ”, Adriana için ondan da geçmiş bir tarih olan 1800’lerin sonu, fin de siecle zamanlarıdır. Adriana 20’lerin olağanından kurtulmak için fin de siecle’e seyahat etmek ister ve giderler. Adriana’yı büyüleyen o dünya, Gil için o kadar olağandışı değildir; 20’lerin Fransa’sından pek bir farkı yoktur. Farklı bir zamandır elbet ama Adriana’nın gözünde bu kadar farklı ve 20’lere göre daha etkileyici gözükmesini garipser.

O zamana gittiklerinde tanıştıkları insanlar da daha da eski zamanların “Altın Çağ” olduğunu söylerler. Asla bitmeyen bir kaçış gibi adeta. Tam olarak bu sahnede hem biz izleyiciler hem Gil asıl durumu anlarız: “Nostalji, inkârdır. Acı veren bir bugünün inkârı. Bu inkâra Altın Çağ deriz, başka bir zaman diliminin yaşanmakta olan zamandan daha ilgi çekici olması gibi hata dolu bir kavram. Şu an ile baş etmeyi beceremeyen insanların romantik hayal gücündeki bir kusurdan ibaret.”

Gil’in hayatında yaşadığı sorunlar onu nostaljiye iter. Bir kurtuluş olarak görür eski zamanları ve sundukları hayatı, ama değildir. Olağandışı değildir, sadece farklı bir olağandır. Alıştıktan sonra yine aynı tekdüzelik ve kaçma isteğini verecektir. 21. yüzyıldan kaçmaktansa Gil son kez kendi zamanına döner ve her akşam bindiği faytona veda eder. Romanını yazmaya yoğunlaşır.

Gil’in gündelik hayatında yaşadığı sorunlar bize filmin başında yansıtılır; nişanlısıyla anlaşamaz, çevresindeki insanlarla aynı zevklere sahip değildir, yaptığı işten memnun değildir. Ama bu sorunları düzeltmeye çalışmaktansa hep göz yummaya çalışır, varlıklarını kabul edip acı çeker. Filmin geçmiş ve şimdiki zaman arasındaki gelgitli düzeninde 21. yüzyıl Fransa’sında geçen her sahne izleyiciyi irite etmek için vardır adeta. Ya nişanlısı bir şeyden şikâyet eder ya müstakbel kayın validesi huysuzlanır ya da nişanlısının arkadaşı bir konuda bilmişlik taslar. Geçmişte geçen sahneleri iple çeker insan. O renkli görüntüleri ve sanatsal diyalogları. İzleyenler de şimdiki zamandan sıkılır, yaşamadığı bir geçmişi arzular.

Film ilerledikçe geçmişteki yaşamın da pek bir farkı olmadığını izleyici de anlar, bu sahneler de olağanlaşır. Zamanla bu nostalji etkisi Gil’de söndüğü gibi perdenin karşısında oturan bizlerde de söner. Bizde filmin serüveni mayhoş bir his bırakırken Gil’in etkilenişine şahit oluruz. Bu nostaljik yolculuk onu güçlendirir. Geçmişe yaptığı yolculukta gördükleri onu değiştirir, cesaret verir. Nişanlısıyla ayrılmasını, işini istediği şekilde yapmaya başlamasını sağlar. Geçmişte yaşamaya olan hevesi ona şimdiki zamandaki problemlerinden kurtulmasında yardımcı olur.

Aslında film boyunca özünü arayan ve belki de hikâyenin başında bulamayacağını kabullenmiş olarak karşılaştığımız Gil, geçmişe yaptığı yolculuklarda kendini orada daha kolay bulabileceğine inanır; kendisini rahat hissettiği bir çevrede, onu hep büyülemiş insanların yanında ve Paris gibi bir şehirde olmak istediği kişi olmasının daha kolay olabileceğini düşünür. Bu yolculuklarla kendini geliştirir ve istediklerini yapabilmek için geçmişte değil, kendi zamanında olması gerektiğini fark eder ve bu amacına daha da yaklaşmış olarak bize anlatılan hikâyenin sonuna gelir.

Son sahnede istediği hayata doğru büyük bir adım atarak serüveninin çemberini tamamlamış kahramanımız havası kararmış bir Paris’te manzarayı izler. Önceden tanıştığı bir kızla konuşurken yağmur yağmaya başlar. Gil de kız da yağmuru dert etmez, birlikte yavaşça uzaklaşırlar ve yağmurdaki Paris manzarasıyla baş başa kalırız. Şehrin romantik yapısına bir başka tat verir bu yağmur; size belki olmuş belki olmamış anılarınızı hatırlatır. “Paris, yağmurda en güzeldir.”

Daha Fazlası: 

 2017, developed and designed by Emre Göler for Galatasaray University Business Administration Club