Sevda Şarkılarının Bir Numaralı Adamı : Buray

 

"Şöyle bir farkındalık yaratmak istedik; müziği duyamayan ama anlattığımız hikayeyi dinlemek isteyen insanlara da görsel bir şekilde bu hikayeyi ulaştırabiliriz."

 

Perspective: İlk kez “Ben müzikle uğraşacağım ve hayatımı bu şekilde devam ettireceğim” dediğiniz anı hatırlıyor musunuz?
 
Buray: Hiç demedim çünkü müzisyen bir aileden geliyorum. Babam da benim gibi müzisyendi. Evin içinde her zaman müzik, enstrüman vardı ve kendimi bildim bileli bu enstrümanlar elimdeydi. Babamın DNA'ları kanımda dolaşıyordu bu yüzden hiç ikileme düşmedim. Kaderim çok önceden yazılmış doğdum.

 

P: Müzik hayatınızın miladı olan bir olay var mı?
 
B.: Aslında bu sorunun cevabını da az önce vermiş bulundum. Kendimi hatırladığımdan beri müzikle iç içeyim. İlkokulda ve ortaokulda okuduğum okulların korosunda, orkestrasında olmayı bir şekilde başardım. Müzik öğretmenlerimin hep gözbebeğiydim. Okul hayatım boyunca okula hep müzik için gidiyordum. Hatta üniversite sınavına bile girmedim çünkü konservatuvarı kazanacağımı biliyordum.

 

P: İlk albümünüz “1 Şişe Aşk” 6 ayda 21 ödül alarak yılın en çok ödül alan isimlerinden biri oldu. Bu başarı o dönemde Türk müzik piyasasına yeni girmiş biri olarak nasıl hissettirdi?
 
B.: Açıkçası böyle bir şöhrete ve popstar hayatına hiç hazırlıklı değildim çünkü böyle bir hedefim yoktu. Her zaman sanatımı, müziğimi başkalarıyla paylaşacak bir yere gelmek isterdim ama hiçbir zaman “Albüm çıkarayım, Türkiye'ye geleyim, konser konser gezeyim” gibi bir hayalim olmadı. Arkadaşım Gözde Ançel ile birlikte bestelerimizi yapıp sanatçı arkadaşlara veriyorduk ve onların sesinden kendi eserlerimizi dinliyorduk. Gözde'nin “Sana da bir albüm çıkaralım, daha büyük kitlelere hitap edelim, daha büyük sanatçılarla çalışalım” diyerek beni motive etmesiyle bu işe başladık. Türkiye'ye geldiğimde “Sen Sevda Mısın?” Ve “İstersen” birden patladı. Kendimi bir anda Avustralya'ya veda ederken ve İstanbul'da şöhretin kapılarını açarken buldum. 3,5 yıldan beri de İstanbuldayım. Ödüller; doğru yolda olduğumuzu, doğru
şeyleri yaptığımızı ve insanların ürettiğimiz eserleri gerçekten benimseyip takdir ettiklerini gösteren motivasyon kaynaklarımız. Aldığım her ödül, ekibimle birlikte kazandığım güzel birer anı olarak kalıyor.


P: İkinci albümünüzden 'Aşk mı Lazım? isimli şarkıda işaret dili kullanmışsınız. Bu fikir aklınıza nerden geldi?
 
B.: Bu fikir aslında hayranlarımın daha önceki şarkılarımı işaret diliyle ifade ederek internete yüklemesiyle aklımıza geldi. Şöyle bir farkındalık yaratmak istedik; müziği duyamayan ama anlattığımız hikayeyi dinlemek isteyen insanlara da görsel bir şekilde bu hikayeyi ulaştırabiliriz. Klibin senaryosu hazırlanırken bu arkadaşlarımızdan birine nakarat kısmını işaret diline çevirmesi için ricada bulunduk. O da isteğimizi kabul etti ve bize bir video gönderdi. Ben ve sette performans gösterecek diğer arkadaşlar bu video sayesinde işaret diline çalıştık. Çok hızlı verdiğimiz bir karardı, üstesinden geldik ve bence çok da güzel oldu.


P: Yeni albümünüz “Kehanet'te normaldaki tarzınızdan farklı olan bir rap düetiniz var. Bu şekilde farklı türlere odaklanan bir albüm yapmayı düşünür müsünüz?
 
B.: Rap müzik severek dinlediğim bir tarz olduğu için “Bir fırsat olsa da kendim veya bu tarzda çalışan arkadaşlarımla rap yapsam” diye hep düşünmüşümdür. “Haykırasım Var” adlı şarkının nakaratı da böyle bir düete müsait olan bir şarkıydı. Kezzo’ya bu fikri sunduk, o da sağolsun bizi kırmadı ve çok güzel bir rap yazdı. Benim nakaratımla birleşince de ortaya böyle bir şarkı çıktı. Albümde hem daha geniş bir spektrum oluşturdu, hem de daha değişik bir tat olarak farklı kitlelere ulaşmamızı sağladı. Ben de hep ulaşmak istediğim bir emelime ulaşmış oldum.

 

P: Diğerlerinden farklı bir yere koyduğunuz bir şarkınız var mı?

 

B.: Şarkılarımın hepsi benim gözbebeğim. Bir klişe vardır ya: “Hepsi benim çocuğum gibi.” Gözde’yle beraber çok şarkı yazıyoruz, siz bir albümde 12 tane şarkı duyuyorsunuz ama esasında belki de 20-25 tane şarkı kaydedip bunların arasından bizim hikayemizi, bizim ruhumuzu yansıtmayan şarkıları eleyip size sunuyoruz. O yüzden hepsi bizim için özel, hepsi bizim hikayemiz, bizim anılarımız, acılarımız, aşklarımız. Bunları bir şekilde en doğal haliyle sizlere sunuyoruz.


P: Seslendirdiğiniz şarkıları yazarken bir ilham kaynağınız var mıdır?


B.: Şarkıları söylerken zaten ilham olmadan bir yerlere gelinmiyor. O kadar çok insan var ki… Bir yerden başlasam sonunu getiremem. İnsanlar her zaman bir işe taklit ederek başlar. Şarkı söylemek, aranjman yapmak, gitar çalmak, performans sergilemek, sahnede dans etmek… Bunlar başta hep taklit ediliyor. Daha sonra kendi baharatını üzerine serpip sana ait olan versiyonunu insanlara veriyorsun ve yarattığın o orijinal karakter bir şekilde yavaş yavaş insanlara ulaşmış oluyor.

 

P: Yurt dışında müzik yapıyor olsaydınız sizce kariyerinizde neler değişirdi?

 

B.: 3 yıl Londra, 1 yıl İspanya, 7 yıl Avustralya maceram oldu. Bu süreçte 500-600 adet şarkı repertuvarım oldu. Genelde insanların zevkine göre performans yapardım. Bir ortama gittiğimde, bir kokteylse, oradaki insan kitlesine, yaş oranına ve dinleyicilerin zevkine bakarak şarkı seçerdim. Eskiyse eski, klasikse klasik, modernse modern. Kendi bestelerimi yapmaya başladıktan sonra farkı şu oldu; biz, Gözde ve ben, kendi hikayemizi anlatınca insanlar bizim hikayemizi dinlemeye gelmeye başladılar. Yurt dışında müzik yaparken ben dinleyicileri tatmin edip onların istediği şarkıları seçiyordum, burada ise şimdi ben bir şeyler anlatıyorum ve dinleyiciler bunu dinlemeye geliyorlar. Yurt dışında birçok farklı yerde yaşamış biri olarak Türkçe müziği seçtim. Dinleyici kitlem Türkiye’de oluşmuş olabilir ama sadece burası ile sınırlı değil. Şu an
Kazakistan, Fas, Azerbeycan, Almanya gibi yerlerde Türkçe sözleri anlamayan ama yine de müziğimizi beğenen bir dinleyici kitlesi var. Eğer anlatım dili olarak İngilizce, ki ikinci ana dilim gibidir, müzik yapmış olsaydım belki daha farklı bir kitleye hitap etmiş olacaktım ama yine Buray’ın, Gözde’nin duygularıyla yazılmış sözler çıkacaktı. O; insanın ne yaşadığıyla, ne anlatmak istediğiyle ilgilidir. Yabancı veya yerli müzik yapıyorum gibi kavramlar yoktur. Önemli olan bizim hangi hikayeyi, hangi seslerle, hangi cümlelerle anlatmak istediğimiz.

 

P.: İngilizce bir albüm yapmayı düşünür müsünüz?

 

B.: İngilizce sözleri olan şarkılarımız var, ileride yavaş yavaş duyacaksınız. İngilizce olsalar bile şarkılarımızın Türk baharatları kokmaları gerektiğine inanıyorum. Yabancı bir memleketteki birinin tatlarını taklit edersem o ne Buray olur, ne de bir Türk sanatçı olur. Şu an için Türkiye’deki dinleyicilere ulaşma hedefindeyiz.


P: Müzik hayatınızda yaptığınız herhangi bir şeyden pişman oldunuz mu?


B.: Ben işaretlere inanan bir insanım. Meleklerim sürekli bana ufak notlar yapıştırırlar veya bir rüzgar, bir fırsat beni bir yere yönlendirir. Ben o rotayı takip ederim, yaşamam gerekeni acısıyla, tatlısıyla yaşarım. Başımdan geçen kötü bir deneyimin bile bana bir şeylerin öğretilmek amacıyla yaşandığını düşünürüm.


P: Türk müzik dünyasında şarkılarını dinlerken etkilendiğiniz ve birlikte eser ortaya koymak istediğiniz şarkıcılar var mıdır?


B.: Çok kişi var. Bu kişilerin çoğu da bilinen insanlar değil. Bazen ismini bilmediğin bir sokak gitaristi bile seni o kadar etkiliyor ki, “Ben bu adamla bir şeyler yapmak isterim” diyorsun. Şu an aklımda olan sanatçıları saysam mutlaka biri eksik kalır. Beraber müzik yapmak istediğim yüzlerce sanatçı var, bu sebeple isim saymanın gerekli olduğunu düşünmüyorum.


P: Dinlerken “Keşke ben yazmış olsaydım.” dediğiniz bir şarkı oldu mu hiç?


B.: Bir tane var aslında. Mustafa Ceceli’nin “Es” şarkısını severek dinliyorum. Bu şarkıyı ilk dinlediğimde “Çok güzel bir şarkıymış, keşke ben yazmış olsaydım.” demiştim.


P: Konserlerinizde en çok önem verdiğiniz noktalar nelerdir?


B.: Kırmızı ayakkabılarım, kendilerinin uğur getirdiğine inanıyorum. Kırmızı giymediğim her konser, tesadüf müdür bilmiyorum, kötü geçer. O yüzden biz kırmızı potinlerimizi giyerek sahneye çıkıyoruz. Orkestra elemanları ve gelen dinleyiciler de kırmızı giyinmeye başladı. Bir trend olarak bütün Türkiye’ye yayılıyoruz.

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Daha Fazlası: 

Tarihten Bir Leke: Diktatörler

19/09/2020

Sinemanın Provokatif Ruhu: David Lynch

16/09/2020

1/15
Please reload

 2017, developed and designed by Emre Göler for Galatasaray University Business Administration Club