Eşinin Ölümüne Nasıl Tepki Vereceğini Bilmeyen Bir İnsanın Hikayesi

Oysa gece her şey mümkünmüş gibiydi. Şimdi özgürlüğümü engelleyen perdeli bir sisin ardından şehrimi seyrediyorum.

Her Şey Senmişsin Gibi

Oysa gece her şey mümkünmüş gibiydi. Şimdi özgürlüğümü engelleyen perdeli bir sisin ardından şehrimi seyrediyorum. Biliyorum Sarah, mezar taşları gibi yükselen binaların gölgelerinde saklanıyorsun. Sana bir pencereden, demirleri olmayan bir pencereden, bakmak için bütün kurallara karşı çıktım. Yalnız değildim. Her an kalbimi titreten gözlerin, oyuncak kamerasıyla bütün anları ölümsüzleştirmeye çalışan Zach ve fötr şapkasıyla dertleşen yaşlı Pitt vardı.

Bana doğru olanı göstersene, hayata dön ve bana gerçeklerden bahset. Sallanan hastane koğuşlarında sen ölümü beklerken, gözlerinin içine bakıp her an kaybolmanın ne olduğundan bahset. Acı içinde kıvranırken, “ölmek istiyorum” diye haykırmalarını kimlerin duyduğunu anlat. Ve bir gün yatağının yanı başında, ellerin avuçlarımda, soğukluğunu dindirmeye çalışırken; gözlerini açıp, “yaklaş” deyişinde, her şeyin bitmesi gerektiği zamanı gösterelim onlara. Kimsesiz bir zamanın ortasında yalnız kaldığımızı… Ama sen, Sarah, okyanusun olağanca yakınında duran bana çaresizlikten bahsediyorsun. Rengi egemen karanlığın odayı kapladığı bir gün, kesik kesik nefesin ve boğazından gelen hırıltılarla kulağıma ‘’artık beni bırakmalısın, ölmem gerekiyor, lütfen, dayanamıyorum…’’ deyişinde, o an yapmam gerekeni anlayıp, huzura kavuşman için seni öldürdüğümde hiçbir şey hissetmedim. Ardından gelen olmamanın acısını hala dindiremedim. Morfin pompasının dozajına ellerimi götürdüğümde teşekkür edişini unutamadım. Peki ya şimdi, gökyüzünden beni seyrediyor musun? Yaşama sevinciyle süslenmiş bu sokaklar, ne anlama geliyor? Omuzlarımı sana değdiremeyince, yüzüme bakıp gülümsemeyince… Morfin, hortumdan yavaşça akıp bedenine doğru ilerlerken geleceğin ne olacağını düşünemiyordum. Yaptığımın pişmanlığı çökecek miydi üzerime, bilmiyordum. Şimdi anlam veremediğim bir noktadayım: “Acı çekmeyeceğinin mutluluğu ile bir saniye daha gözlerime bakamayacak olmanın kavgasını yaşıyorum yüreğimde.’’ Sevgilim, bu, galibi olmayacak bir kavga.

Doktorlar kurtulacağına inanıyorlardı. Sanki kanserin bütün bedeninin ele geçirdiğini görmüyorlardı. Sen inanmayı bırakmıştın. Beyaz ışığın loşluğunda uykuna dalarken seni seyrettim. Sıvının bedenine dağıldığını anlayabiliyordum. Ölümü saygı ile karşılamak için gözlerini kapatmak istemiyordun ama hayatın yorgunluğu göz kapaklarına çöküyordu. Monitörden gelen ritim sesi yavaşlamaya başlıyordu. Aşağı yukarı hareket eden çizgiler ortada sabitlenmeye başlıyordu. Sevgilim, Sarah, gidiyordun. Bir daha gözlerini bana değdirmemeye, kar yağan günlerde yataktan çıkmayıp gökyüzünü izlememeye, ellerime dokunduğunda ellerinin yanmamasına. Aldığın derin nefesi ciğerlerinden yavaşça boşaltırken, gözlerinde aynı anda kapandı. Monitörden gelen ses ve görülen hayat çizgisi sabitlendi. Yatağının kenarında öylece duruyorken, neyi beklediğimi bilmeden, saniyeler içerisinde önlüklü insanlarla doldu etrafın. Camın ardından neler oluyor diye bakıyordum. Karmaşanın ortasında yığılmışım.

Gözlerimi açıp kendime geldiğimde kurtulamadığını söylediler. Biliyordum. Seni öldürdüğümü söylediler, neden yaptığımı sordular. Müfettişler geldi, herkes soru sormaya başladı. Bütün kelimeler beynimin duvarlarına çarpıp depremler yaratıyordu. Konuşamıyordum. Senin istediğini, dayanamadığını anlatamıyordum. Bileklerimden yatağa kelepçelenmiştim. Yargıya çıkacağımı duydum. Onlara ne anlatmalıydım ki Sevgilim? Hiçbir şey anlatamadım. Var olan adalet, beni suçlu buldu. Seninle bir yetimhanede başlayan hikayemizi Willard Akıl hastanesinde bitirecektim. Peki insanlar bana neden kanları donmuş gibi bakıyorlardı? Yargıç, neden suratıma tükürür gibi konuşuyordu? Hayat neden zorunlulukları haklı çıkarmıyordu? Cevapsızlığımızla kalacağız Sarah. Tokmağın sesi duyulduğunda herkes ayaktaydı. Bana ne söyleniyorsa onu yapıyordum. Söz geçiremediğim bedenimi omuzlarımdan birileri sürüklüyordu. 1977 Aralık, imza atmam gereken bütün kağıtların üzerinde bu tarih vardı. Beni hastanenin önüne bıraktılar. İçeriden iki kadın ve bir erkek yanıma gelip sandalyemden sürükleyip odama yerleştirdiler. Duvar diplerinde, rengi atmış üç tane yatak ve dolu dolu bir ormana bakan demirli penceresi vardı. Bugünlerde kar her noktasını basmış, yapraklarına kadar beyazlatmıştı. Pencereye yakın olan yatağa yatırıp gittiler. Ardından oda arkadaşlarım geldi. Yatağımın kenarından uzun süre beni seyrettiler. Zach durmadan fotoğrafımı çekti, yaşlı Pitt şapkasını gösterip bir şeyler anlattı. Onların hikayelerini bilmiyordum, hiç ilgilenmedim ama hayattan zevk aldıklarını görebiliyordum. Sabah uyandıklarında birbirlerinin fotoğrafını çekip kahkaha atıyorlardı. Pitt arada sırada yanıma gelip, “beni sevmedi”, deyip gidiyordu. Her şey duruyordu... Ama mevsimler geçiyordu Sevgilim. Aylardır bedenim, doktorların işkencelerine ve deneylerine ev sahipliği yapıyordu. Yağmur taneleri pencereye vurduğunda hayat kemikleri kırılırcasına ses çıkartıyordu. Ve ben, duvarların ardında, rüzgarda savrulan yapraklara şahit oluyordum. İstiyorum ki, şu sınırlarımı parçalayıp sana ve geride olanlara her şeyi anlatayım. Ama zincirlerinden hayata tutunmaya çalışan bir adamım ben değil mi? O şatoda beklemek için zamanın olmadığını biliyordum. Kış, ilkbahar ve ardından gelen yazın bende hiçbir manası yoktu. Seni artık hissedemiyordum. Yokluğunu anlayıp, özümseyemiyordum. Bir sonbahar günü, kaçma vaktinin gerekliliğine inandım. Sandalyemden kalkıp, mevsimler gibi yüzünü seyrettiğim penceremden ayrılıp gitmem gerektiğine inandım. Nereye olduğunu bilmeden. Yürümek basit bir eylemdir, eğer anılarından uzaklaşmıyorsan.

Aylardır adım atmayışımdan, odanın içinde yürürken ayaklarımdan gelen çatırtıları duyuyordum. Hazır olduğumu hissettiğimde hastanenin kapısından sıradan insanlar gibi çıktım. Ormana doğru, bilmemeye doğru yürümeye başladım. Attığım her adımda kalbim yerinden oynadı. Meşe dallarının gökyüzünden eğildiği toprak yollarda yürüdüm. Saatler sonra insanların arasına karıştım. Omzuma bir el dokundu. İrkildim. Kafamı çevirdiğimde yaşlı Pitt’i ve Zach’i gördüm. Gözlerime bakıp gülümsüyorlardı. Onlarla aramda nasıl bir bağ kurduğumu bilmiyordum ama bundan sonra hayata üçümüz bakacaktık. Gülümsemelerine karşılık verip yürümeye başladım. Şehrin bütün kirli ruhlarının arasından geçtim. Kokunun dağıldığı sokaklardan geçtim. Sadece seninle olan anılarımın izini sürdüm. Paltolu bedenlere çarptım. Her şeyi sana benzetmeye çalıştım. Daima ilerledim. Sevgilim, şimdi sana ‘’Seni Seviyorum.’’ cümlesini ilk kurduğum yerdeyim. Gözlerinden taşan mutlulukları arıyorum. Sesine bir kere daha değmeye çalışıyorum. Nice yaşlanmış umutlarla dans edip sarhoş olmayı düşlüyorum. Ama ne çare ki, mutlu bir aile fotoğrafını ortamıza alıp, kendi dertlerimizle okyanusun kıyısında bekliyoruz. Anlıyorum ki seninle hikayem hiç bitmeyecek. Bitmesi gerektiğine inanıyorum, Sevgilim.

Her şey senmişsin gibi Ama hiçbir şey sen değilsin.

Etiketler:

Daha Fazlası: 

 2017, developed and designed by Emre Göler for Galatasaray University Business Administration Club