Fırtına ve Coşku

14/9/2019

18. yüzyılın sonlarında, Almanya’dayız. Etraflarını saran otoritelerden zincirleri kırmaya uğraşan genç ruhlar sadece modern çağın reklamlarda pazarlanan unsurları gibi değillerdi. Yeni yollar arayan, sorgulayan, idolleştiren, isyan eden, yakan ve yaratan bir nesil o dönemden, bugün bize kadar gelen üretimlerin sahibi oldular. Fırtınalar yarattılar ve coşkuyla söylediler sözlerini. Geçmişten beslenip şimdiyi ve geleceği,  bir intihar salgınına yol açacak kadar etkilediler.

 

 

Adını, Friedrich Maximilian Klinger’in Fırtına ve Coşku (Sturm und Drang) isimli eserinden alan yeni bir edebiyat akımı, 1700’lü yılların sonlarında Almanya’da etkisini göstermeye başladı. Saman alevi gibi tez parlayıp tez söndü zira sadece on sekiz yıl sürecek (1767-1785) fakat yeni gelenlere ilham ve romantizm akımının öncüsü olacaktı. 

 

Otorite ve toplumsal kuralların çevrelediği gençler Aydınlanma Çağı üretimlerinden etkilenmeye başladılar. Avrupa gençleri hızlı ve radikal bir değişimin tanığı oluyorlardı. Öyle bir dönemdi ki bu ileride Goethe’ye “Bazen gezegenimiz bu evrenin tımarhanesi mi diye düşünmeden edemiyorum.” dedirtecekti.

 

Aydınlanma Çağı’nın düşünceleri dönem Almanya’sının edebiyat ve sanat çevrelerine yeterince tesir edemiyordu. Bir devamlılık ve üslup kaygısıyla eserler vermeye devam eden edebiyatçılar, kurallara bağlı, akılcı, kalıplaşmış ve klasik anlatımlarıyla dönemin özgürlükçü havasına bir tezat oluşturmaya başlamışlardı. Bir grup genç yirmili yaşlarda sanata farklı bir anlam yükleme arayışına girdiler. İçlerinde yanan ateş, altlarında değişmekte olan dünyayı anlama arzularıyla harlanıyordu. Gotthold Ephraim Lessing’in 1767 yılında yayımlamış olduğu çalışması Minna von Barnhelm ile bu düşünsel çatışmaya karşı çıkan ve sanatta dönemin şartlarını yakalayan, şaşmaz bir akılsallık yerine tamamen duygusal bir akıldışılığa yönelmeyi öngörüyordu ve bu öngörü edebiyat dünyasında bir çığ etkisi yarattı.

 

Ele avuca sığmaz Alman gençleri, akademilerde öğrenilebilen kalıplaşmış şiir yerine duyguları ve  yaşanmışlıkları temel alan bu yeni akımı benimsediler lakin bir geçiş dönemi sorunsalı olan biçimden kopamama ile karşı karşıya kaldılar, halk söylencelerini ve mitolojik öğreleri kullanarak bir süre biçimin gölgesinde dolaştılar durdular. 

 

Zamanla aralarında Goethe, Herder, Schiller gibi isimlerin bulunduğu genç yazarlar, dönemin kuralcı ahlak anlayışını da sorgulamaya başladılar. Johann Gottfried Herder’in  “Kalbin sesi, kesinlikle mantıklı kararları temsil eder.”  sözü işte bu sorgulamanın dışa vurumuydu.

 

Bu dönemde ortaya konan bir başka yenilik ise doğaya olan yaklaşımdı. Doğanın insanın özü ve sonsuz dehanın kusursuz yaratımı olduğu fikri benimsenmişti. Doğaya ve onun akışına olan bu hayranlığı bu akımdaki sanatçıların eserlerinde yoğun ve şiirsel bir tabiat tasvirlerinde görebiliyoruz. Dönemin ruhunu yakalayabilen bu bakış açısının özellikle genç nesil üzerindeki etkisi çok büyük oldu. Goethe, kendi hayatını yansıttığı Genç Werther’in Acıları’nda söze şunları söyleyerek başlar: “Zavallı Werther’in hikâyesinden sadece arayıp bulabildiğim şeyleri kasıtlı olarak bir araya getirdim ve bu da sizlerin bana teşekkür edeceğinizi öne sürmektedir. Onun ruhunu ve kişiliğini hayranlığınızdan ve aşkınızdan, kaderini gözyaşlarınızdan yoksun bırakamazsınız. Ve sen tıpkı onun gibi coşkuyu hisseden güzel ruh! Onun acılarından teselli bul ve eğer kaderden ve kendi kabahatinden yakınlık göremezsen, kitapçığın arkadaşın olmasına izin ver!” 

 

Gerçekten de kitap, büyük kitleleri hızla etkisi altına aldı. Karşılıksız bir aşkın ölüme  varan bu hüzünlü hikayesi sadece akılcı ahlak kavramının insan psikolojisi üzerindeki ölümcül etkisini anlatmıyordu. Aynı zamanda Goethe’nin kendi platonik aşkının ruhunda yarattığı yaralardan arınmasını sağlamıştı. Şaşırtıcı olansa hiç tanımadıkları bir insanın acılarını konu alan bu eserde insanlar kendilerini bulmuştu. Werther’in giydiği sarı pantolon ve mavi ceket gençler üzerinde sıklıkla görülmeye, karşılıksız bir  sevdaya düşen talihsiz ruhlar acılarını dindirmek için intihar etmeye başlamıştı. Bu “intihar modası” uzun yıllar akılcı, mantık ve kural dünyasında yaşayan bir toplumun sanatta duygu egemenliğine girmesiyle bu otoriterliğe verdiği tepkiydi. 

 

 

Bu akımla birlikte olaylar bireyin perspektifinden izlenmeye başlanmıştır. Yine Genç Werther’in Acıları’nda Lotte pek çok açıdan kusursuz bi şekilde tasvir edilmiştir ve bunun sebebi onu aşık Werther’in gözlerinden görmemizdir. Lotte’ye dair kötü herhangi bir şeyi hissettirmez Goethe bu yüzden bize. Lotte ise dönemin zihniyeti paralelinde idealize edilmiştir. Erdem, sadakat ve aile kurumunu her türlü şehvet, tutku ve heyecandan üstün tutan; zeki, zarif , aydın bir kadındır, kocasına aşk ile bağlıdır. Werther’in ona aşkını itiraf ettiği anda, kendisini tamamen geri çeker. Fakat yine de yaşayan ve duyumsayan bir varlık olarak bu aşk ona da sirayet etmiştir. Olayları Werther’in tanıklığında izlediğimiz için Lotte’nin düşünsel süreçlerini tam olarak bilemesek de aklı temsil eden Lotte ile duyguları temsil eden Werther arasındaki “mücadelede” Goethe, zaferi duygulara layık görmüştür.

 

Olayların ve karakterlerin idealize edilişi o dönemde ortaya çıkan ve romantik dönemde iyice yerleşen bir anlayıştır, zira seven bir göz sevdiğinde her şeyi iyi görür. Aklı ve saf duyguları arayan iyilerle, fesat ve bağnaz kötüler arasında, sanki bir tanrı buyruğuymuşçasına, daima bir savaş olagelmiştir. Bu mücadeleler ise biçim itibariyle bol ünlemli, eksiltili ve anlam sanatlarıyla bezeli cümleler vasıtasıyla bize aktarılmıştır. Bu dönemin yazarlarının belli bir entellektüel seviyede olan, küçük ve orta sınıf soylulardan oluşan sınırlı bir kitle olması da bu süslü üslubun sebeplerinden biridir.

 

Her ne kadar günümüzde özellikle ülkemizde böylesine bir coşkunluktan bahsedemesek de otoriteye ve düzene karşı duyguların ve içgüdülerin gölgesine sığınmak aslında günümüzde de çok yabancı olduğumuz eylemler değil. Kendi özümüzden kutuplaşmalar yüzünden kopmadığımız, başka bir deyişle hissedebildiğiz sürece de yabancı olmayacağız.

Tags:

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Daha Fazlası: 

Tarihten Bir Leke: Diktatörler

19/09/2020

Sinemanın Provokatif Ruhu: David Lynch

16/09/2020

1/15
Please reload

 2017, developed and designed by Emre Göler for Galatasaray University Business Administration Club