Hikayeler Anlatır Sokaklar

Hepimizin küçüklükten beri anılar biriktirdiği, kalbinde yer edinmiş bir sokağı vardır.İstanbul sokakları sayısız yaşanmışlıklarla ve anlatılmayı beklenen hikayelerle rengarenk. Bu yazıyla sokaklardan yola çıkarak hayata ve bizi biz yapan değerlere dair hep beraber sohbet edeceğiz.

Çocukluğunuzu geçirdiğiniz, oyunlar oynayıp ilk arkadaşlıklarınızı kurduğunuz sokağa yıllar sonra adım attınız mı? Ben attım. Sanki uzaktan öylece ıssız bir köşeden kendinizi izlemek gibi, küçükken çok sevdiğiniz bir şarkıyı yıllar sonra tekrar dinlemek gibi, çekmecenizden eski bir defter çıkarmak gibi bir şey. Küçükken arkadaşlarınızla oturduğunuz bank çarpıyor gözünüze, sokağın ağaçlarına bakıyorsunuz, hepsinden bir yaprak çalmışlığınız var. Eskisi gibi patırtılı değil ortalık, yıllar sadece yaşlara bir sayı daha eklemiyor, yıllar gürültüyü sessizliğe, coşkuyu durgunluğa da çeviriyor aynı zamanda. Hayatın düzeni içinde, o « önemli » mevzularla boğuşurken ve yüceltirken belki de hiç hak etmeyen insanları, ne çabuk unutmuşuz ; denize doğru uçan bir martının sesini duyup rüzgarı yüzümüzde hissederken gözlerimizi kapatıp içimizden temiz bir nefes almayı. Ne çabuk unutmuşuz, koşmaktan nefes nefese kalıp, arkadaşlarımızla gülerken yere yığılmayı. Sokak değişmemiş, aynı evler, aynı ağaçlar, köşe başında duran aynı çöp kutusu. Biz değişmişiz o zaman. Biz her gün, binlerce düşünceyle telaş içinde geçip gittiğimiz sokakları sadece yürüdüğümüz yol, oturduğumuz evi tarif ederken işimize yarayan bir « ad » olarak görmeyiz.

İstanbul sokakları, içinde anıları da taşır. Ve o kadar yüce gönüllüdür ki, kahkahayı da gözyaşını da, aşkı da nefreti de aynı misafirperverlikle kabul eder. Olaylar çıkar, sarhoşlar, polisler, bağırışlar çağırışlar ; sabah geriye cam kırıkları ve yeni bir güne hazırlanmış, dün akşam yaşananları bir kenara atıp olanları unutmuş, hiçbir şey olmamışcasına önüne bakan sokaklar kalır hep. Demek istediğim çok şeye şahit olur sokaklar. Anılar biriktirir, hayatlara ortak, evimiz olur. Yıllarca evinden ayrı kalmış biri evinin sokağına adım attığında nasıl duygulanıp olması gerektiği yerde gibi hissediyorsa, biz birbirimize sokağın başında buluşalım diye söz veriyorsak ve her gün küçük kız çocuğu aynı kaldırımda oturup mendil satıyorsa, sokakların hayatımızdaki yerini nasıl görmezden geliriz?

Her mevsim farklı farklı hikayeler yazılır sokaklarda. Mesela, kış aylarında beyazdır İstanbul sokakları, ıslaktır. İnsanlar şapkalarının, paltolarının altında sıcacık kestaneleri ayıklar, ellerini ısıtırlar. Kestane, sahlep, bozadır kışın İstanbul. İş çıkış saatlerinde şehri evlerine varmaya çalışan kalabalıklar doldurur, yağmurlu bir İstanbul’sa eğer, her köşe başında yağmuru fırsat bilen plastik şemsiye satıcıları çıkar birden. Şehrin insanları taksi bulamamalarını yağmura bağlayıp sinirlenirken bambaşka bir yerde birileri ıslak toprak kokusunu duyunca en sevdiği şeyin yağmurlu bir gün olduğunu düşünüp memnuniyetle gülümser. Yani hepimiz farklı şekillerde misafir ederiz hayatın ve doğanın önümüze bıraktıklarını. Bize sunulmuş dünya, yaşadığımız şehir, oturduğumuz sokaklar içi boş bir kutu.Bizim kutuya koyduklarımızla dünyanın en güzel yeri de yaratılır, insanların geçmeye korktuğu sokaklarda.

Sokaklar, sanatçıların, acıların, hayallerin ve hayal kırıklıklarının bir arada sessizce anlatıldığı bir kitap gibi aslında.Yolda yürürken birden karşımıza bir müzik grubu çıkıyor, şarkılarına birkaç saniye ortak oluyoruz, etraflarını saran küçük kalabalıkla uzun uzun dinlemesek de kulağımıza çalınıyor müzikleri.Birden şarkının içine giriyor, hızlı hızlı yürürken birkaç saniyeliğine bir melodinin içindeymişçesine devam ettiriyoruz hayatımızı.Ardından biraz daha yürüyünce küçük bir sokak çocuğuna gözümüz çarpıyor. Elinde oyuncak, küçük bir gitar var. Şaşırıyoruz, küçük bir çocuğun sokakta tek başına olmasına değil, bu yoklukta o gitarı nasıl bulduğuna. Bırakmış dilenmeyi, oturmuş öylece bir köşeye, kendi kendine gitarını çalıyor. Bu sefer zor geliyor onun melodilerinde yaşamak.İnsan acılarda, hayal kırıklıklarında yaşamaktan kaçınır ve sokakta kalbini burkan bir çocuk gördü mü başını çevirir hemen, gürültülü yaşamında kaybettirir onu. Bu yüzden arabamızda giderken bir sokak çocuğu cama yaklaştı mı göz teması kurmaktan çekiniriz. Hayatın ona getirdiği şartları, işte onun da kaderi bu diyerek bir cümlede özetlemenin getirdiği mahcubiyetten.Anlayacağınız her zaman şen şakrak, toz pembe değildir sokaklar. Zamanında üniversite öğrencilerinin iki farklı yön uğruna birbirlerini öldürmelerine de, tonlarca kumaşın yerlere savrulmasına da şahit olmuştur sokaklar.Bu yüzden bize anlatıcakları vardır işte.

Tam bu noktada bahsedebiliriz sokakların da bir ruhu olduğundan. Biz bu ruhları ne kadar koruyabildik, İstanbul sokakların bize anlatmak istediklerini ne kadar dinledik, işte orası cevabı olmayan bir soru.Kafamızdaki « yenilenme » ve « dönüşme » fikriyle her köşenin büyüsünü bozduk.Yaşanmışlıkları yok ederek ve eski olan her şeyin yenilenmeye ihtiyacı olduğunu düşünerek fark etmeden aslında kendi kendimizin yabancısı olduk. Küçüklük sokaklarımızı tanıyamaz hale geldik. Oysa ki, bazen bakımsızsa ya da eskiyse, hatta çirkinse ve kirliyse bir noktada öyle bırakmalıyız bazı şeyleri. Çünkü bir şehrin hep mükemmel sokaklara ihtiyacı yoktur ama bir şehrin yıllarca hiç bozulmadan aynı kalabilmiş, anıları olan, içinde bir canlı gibi ruh taşıyan, iyisiyle kötüsüyle bizi anlatan ve bizi yansıtan sokaklara ihtiyacı vardır.

Daha Fazlası: 

 2017, developed and designed by Emre Göler for Galatasaray University Business Administration Club