Zeyno Günenç ile Sahneler, Ekranlar ve Hayatlar Üzerine

Şimdi arkanıza yaslanın ve çocukluğunuzu düşünün. Dominant teyze desek, aklınıza ilk kim gelir? Cevap: Zeyno Günenç! O, Çocuklar Duymasın dizisiyle hepimizin gönlünde taht kuran, küçüklüğümüzün kahramanlarından biri.

Perspective: Sizi hep dizilerde görüyoruz. Sinema filmlerindeki rolleri daha mı zor kabul ediyorsunuz? Bir rolü alırken seçim kriterleriniz nelerdir?

Zeyno Günenç: Güzel bir proje olsa oynayacağım, biraz zor seçiyorum. Bu süreçte seçim kritelerim: Senaryonun derinliği, yönetmen, beraber oynayacağım oyuncular. Bu yüzden herhangi bir senaryoda sanki uzun bir dizi bölümüymüş gibi olan filmleri, gerçi bizim diziler de uzun o ayrı, çok tercih etmiyorum. Hepsinden önce bir derinliği olması lazım, bana bir şey katması lazım. Bir hikâyenin merak uyandırması gerekiyor, en önemli şey o. Hikâye merak uyandırırsa dizide de sinemada da daha çekici hale geliyor.

P: Son dizi projenizi onaylamanızın asıl sebepleri de bunlar mı?

Z.G: Evet hikâye enteresan geldi, bir de ilk defa büyük birinin annesini oynayacaktım. Karakter de yine seyircinin beni görmek istediği gibi baskın bir karakter. Beraber çalıştığım arkadaşım Ferhan Atabeyoğlu o da tiyatro kökenli, o da hoşuma gitti, çocuklar, gençler derken hikayeyi de beğendim.

P: Dominant Teyze karakterini yarattınız. Diziden sonra da sizle özdeşleştirildi. Bunun etkileri olumlu mu?

Z.G: Bu herhalde bir ömür boyu gidecek. Hayatımın çok önemli bir kısmını kapsadı. Çok uzun yıllar çalıştım, arada çalışmadığımız zamanlar da oldu ama çok uzun yıllar çalıştık. Çok severek oynadım o rolü. Zaten küçücük bir roldü ilk başladığım zamanlar sonra giderek büyüdü. Çok büyük bir keyifle çalıştım. Beraber çalıştığım arkadaşlarımı ve dizinin komedi türünde oluşunu seviyordum. Komediye daha yatkın tarzım. Dram da güzel tabi ama komedi ritmime daha çok uyuyor diyebilirim. Benim ritmime Dominant Teyze de uyuyordu, hala diyorlar yani. Sonuçta Tatlı İntikam’ı da biliyorlar ama ben hep Çocuklar Duymasın’daki Gönül karakteri olarak kalmışım akıllarda. Yıllar boyunca seyirci beni o diziyle tanıdı. Nasıl Friends’deki Jennifer Aniston’a hala Rachel diyorlarsa, onların da öyle bir durumu oluyor. Mesela Joey, ben bile Joey diyorum hala. Halbuki başka işler yapıyor.

P: Çocuklar Duymasın’dan sonra tekrardan tiyatroya yönelmişsiniz. Bunu seyirciler olarak televizyondan yoruldunuz olarak yorumlayabilir miyiz?

Z.G: Yok yok hiç alakası yok. O sırada tiyatro da yapmak istiyorum tabi yine iyi bir proje gelirse. O sırada onlardan teklif geldiğinde başka bir şey yoktu, ama olsaydı da yapardım bir şekilde. Mutlaka zaman ayırırdım. Tabi bu durumda bu dramalarda haftanın altı günü çalışılıyor. Uzun bir ara olsa da o hep kalbimde, yapacağım bir ara.

P: Peki hangisi daha baskın? Komedi dizileri mi tiyatro mu?

Z.G: Hepsini çok severek yapıyorum ama tiyatronun yeri bambaşka. Bunun sebebi icra ederken canlı hissetmem, o sırada seyirciyle birlikte nefes alıp vermem. Müthiş bir adrenalin var. Başka bir dünya diyebilirim. Hepsi oyunculuk ama tiyatroda bir sefer oynuyorsun. Dizilerde aynı sahne; bir o açıdan, bir bu açıdan. Bölünmüş oyunculuk diyelim dizi ve sinemaya. Tiyatroda ise bir bütünsün.

P: Konservatuardan sonra bir süre Kanada’da yaşamışsınız. Bu yıllardan bahsedebilir misiniz?

Z.G: Evet konservatuardan sonra Bursa Devlet Tiyatrosu’nda çalıştım 3 sene. Sonra istifa ettim ve akrabalarımın yanına Kanada’ya gittim bir seneliğine. Yurtdışını severim, dünyamı genişletiyor. Burada imkânlarınız varsa siz de gidin, tavsiye ederim. Bakış açınız, orada bir kafede oturup insanları seyretmek bile insanın dünyasını değiştiriyor, seyahat çok önemli.

P: Seyahat demişken, turne tiyatrosu olan Üç Salakşörler’de rol aldığınız yılları soralım; Nasıldı gezmek, ülkenin farklı yerlerinde sahne almak?

Z.G: Hüseyin ve Behzat’la çalıştım, onlar çok kıymetlidir benim için. Çok tatlı bir ailedir, Nejat amcanın devamı olarak onlar da aynı geleneği devam ettirdiler. Çok şeker insanlardır, uzun yıllar onlarla turne tiyatrosu yaptım. Türkiye’nin her yerine gittik. Gündüzleri nerenin nesi meşhursa onu yiyip akşamları da oyunu oynuyorduk. Şehri görebilme imkânımız tabi çok fazla olmuyordu. Mesela Kapadokya’ya gittin mi desen, evet gittim ama ne kadar görmüşümdür… Bir saatte koşa koşa baktık oralara çıktık. Etkilendiğim yerler oldu mesela Hatay, müthiş. Mardin’e gidemedik bir tek, doğuya da gittik, her yerini dolaştık yani Türkiye’nin. Yorucu ama keyifliydi.

P: Peki şu an “Hadi kalk Zeyno gidiyoruz” deseler, ne derdiniz?

Z.G: Başlarım. Aslında projeye bağlı yine, güzel bir şey olursa neden olmasın? Ama işte çekimlerin uyması lazım, bana göre uydurmaları lazım. Tiyatrolar artık eskisi gibi turne yapmıyorlar. İmkânlar daha sınırlandı, bir enteresan oldu. Turneyi daha kısa yerlere yapıyor.

P: Bir süre radyoculuk da yaptınız, nasıl bir süreçti?

Z.G: Bir süre olur mu on sene radyoculuk yaptım. İlk Radyo Tek ile başladım, o zamanlar radyolar yurtdışından buraya yayın yapıyordu, siz onları hatırlamazsınız, küçüktünüz. Londra’da çalıştım üç ay orada, broadcast yapıyorlardı buraya. Sonra geldim Power FM, Alem FM, Power XL, NTV Radyo Sport, Kiss FM baya bir radyoda çalıştım. Radyo benim için bitti sonra, artık yapmak istemedim. Keyifli bir dönemdi, güzel yıllardı.

P: Hepsinin yanı sıra bir de bale geçmişiniz var...

Z.G: Baleyi dokuz sene yaptım. Küçük bir kurstu. Bale benim büyük aşkımdı, ama tiyatro daha iyi oldu. 35 yaşına gelince bitiyor baletlerin hayatı. Oyunculuk daha uzun bir şey, 80 yaşında da oyunculuk yapabilirsin.

P: Bale ve diğer sahne sanatlarının karakter ortaklığı var mı sizce?

Z.G: Bence var. Sanatın dili var bir kere ortada. İfade etmek bunun adı, kimi hareketle, kimi sözle, kimi şarkıyla yapıyor. Hepsinin ortak noktaları var, farklı şekillerde ifade ediyorlar. Balenin bana şöyle bir faydası oldu: vücudumu kullanmayı bildiğim için sahnede durmayı bildim, estetik açıdan. Hareket derslerinde iyiydim, en iyilerden bir tanesiydim. Disiplin, estetik, sahnedeki duruş hepsi konusunda faydalı oldu. Ne öğrenirsen aslında yanına kar kalıyor. Koreografi de yaptım Bursa Devlet Tiyatrosu’nda, 4 tane koreografim vardı.

P: Çocuklar Duymasın günlerine dönersek, bu karakteri oluştururken örnek aldığınız biri oldu mu?

Z.G: Paldır küldür başladım ben o diziye. Üç gün önce aradılar, böyle bir rol var dediler. Karakter analizi yoktu. Baskın bir kadın, kocasını eziyor, kılıbık bir adam, kadının sözü geçiyor dediler bana. Olur dedim. Yani, başlayalım bakalım dedim, başladım. Zaman içinde dominant teyze karakteri büyümeye başladı çünkü enerjimiz tuttu. Tutunca da iş büyüdü. Kartopu yaparken çığ oluşturdu. Sadece benim rolüm değil, tüm roller, dizi büyüdü. Bir tane arkadaşımın benzer halleri vardı ona da söyledim birkaç kere, biraz ona benzeyen bir karakterdi. Ondan ufak çapta etkilendim, ters laflarından, laf yapıştırmalarından. Kendi kendine oluştu karakter, primitif şekilde. Mesela şimdi Tatlı İntikam’da iki üç sayfa karakter analizi okudum. Uzun uzun yazmışlar, eskisinde bu yoktu, rol kendi kendini oluşturdu. Ben oynadıkça Birol Güven yazdı, o yazdıkça ben oynadım. Özgür’le, Tamer’le çok güldük, eğlendik. Bir işi keyif alarak yapınca o keyif seyircinin üzerine yansıyor zaten. Bu her işte geçerli.

P: Bir röportajınızda, diploma sanatçı olmak için yeterli değil demişsiniz. İcracıyı sanatçıya dönüştüren nedir sizce?

Z.G: Konservatuar bitirmek, tiyatrocu olmak için tabi ki aslında yeterli değil. Yeteneklerin sınırlı olabilir, iyi oyuncu olmayabilirsin. Yansıtacak veya duygulara dokunacak bir yönün yoktur. Bu sadece tiyatro değil, sinema için de öyle. İcra etmek için yoğun duygulardan, kendimizden yola çıkarak ve işi çok severek, içine yeteneğimizi katarak ortaya karakterler çıkarıyoruz. Bunların hepsi içimizde olan karakterler, sadece o dönemlerde o tarafımızı besliyoruz. Dominant teyzeyle benzerliklerim var tabi ama sonuçta günlük hayatımda kullandığım taraflarım değil onlar. Sadece dönüşüyoruz o dönem için. İçimizdeki duygularla, enerjiyle bir dönüşüme giriyoruz. O dönüşüm de rolü oluşturuyor.

P: Gerçek hayatta da bu şekilde mi gelişiyoruz sizce?

Z.G: Gerçek hayatta da böyle, hangi karakterin sana daha yakın geliyorsa ona yöneliyorsun, kendi karakterin öyle oluşuyor. Ben daha çok iyi hissetmeyi, iyi yaşamayı, keyif almayı ve kahkaha atmayı tercih ediyorum. Beslediğin tarafla ilerliyor her şey. Rollerde de dediğim gibi hepsi bizim içimizden çıkıyor ve dönüşüyor.

P: 18 yaşında başladınız kariyerinize. Sizi durdurmaya çalışan biri oldu mu?

Z.G: Hiç olmadı. Ailem çok destekledi. Konservatuarı kazanınca havalara uçtuk ailecek. Ani bir kararla oldu, o yaz yakın arkadaşım Simay, konservatuarda okuyordu tiyatro bölümünde, beni provasına çağırdı. Rumeli Hisarı’nda Müşfik Kenter Jules César’ı prova ediyordu. Provaya gittim izlemeye. Oturduk taşlara, izlemeye başladım. Bu ne ya dedim. Ben tiyatrocu olacağım dedim, beş dakika içinde. Beş dakikamı aldı. Ne büyülü bir iş dedim, ne eğlenceli ve büyülü aynı zamanda. O an karar verdim. Hazirandı sanırım, ekim ayında kazandım. Bak varmış demek ki içimde. İstek olarak geliyor bir şey ve kaderin oluyor. İyi ki de olmuşum.

Daha Fazlası: 

 2017, developed and designed by Emre Göler for Galatasaray University Business Administration Club