Kalabalıktaki Yalnızlık

Huzurun belli bir yerde beni beklediğini biliyor olmak, ona istediğim zaman gidip ulaşabilecek olduğumu hissetmek hep rahatlatır beni.


Umutlu olduğum için, bana inananlar ve benim inandıklarım için yaşıyorum. Peki aksi mümkün mü? Yani yaşadığı için umutlu olamaz mı insan? Her gün sahip olduklarıyla değil yalnızca İstanbul ile uyanmak yetemez mi insana?


İstanbul’da 100.000 özgür yaşıyor. Ben bu insanlara “evsiz” diyemiyorum; çünkü kendilerini ait hissettikleri sokaklar, onların gerçek yuvaları. Biz ise onların şehrinde dört tane duvarımız oldu mu “evli” zannediyoruz kendimizi. Onlar; farklı, tanımadığımız ve çok da merak etmeyip elimizin kenarıyla ittiğimiz hayatlara sahipler. Gözümüzü, kulağımızı da kapatsak onlar oradalar. Hayatlarını bu yönde yaşamayı seçmelerini kendi çerçevemizden bakarak anlamamız güç. İnsanların tepkilerini anlamak, durum değerlendirmesi gerektiriyor. Onların yaşadıklarını bilmeden, filmin sonuna bakıp başını izlemeden, çıkarım yapmak acımasızlık değil mi? Evini geçin, kaybedecek kimsesi kalmamış biri ne ister hayattan? Lüks bir araba, geniş bir ev istemez büyük ihtimalle. Gününü geçirmek ister, şehri duymak ve onun kokusunu içine çekmek ister.



İşte bu özgür insanlardan birisini tanıdım geçtiğimiz günlerde. Çok acılar çekmiş, sevdikleri için memleketini bırakıp taşı toprağı altındır diye buralara gelmiş. Biraz muhabbet ettikten sonra simit aldım ikimiz için, oturduk. İlk cümlesi lokmamı boğazıma yumru gibi oturtmaya yetti. Ailesiyle 40 sene evvel çekildiği fotoğrafını gösterip “Bu fotoğraftan bir tek ben kaldım yeğenim. Hepsi beni bırakıp gitti.” diyerek gözü dolan bir amcaya ne diyebilirdim ki? Tek kalmış, onun sevdikleri ya onu sevmemiş ya da sevemeden ölmüş gitmiş. Tek başına hissediyordu. Kozyatağı Metro durağının içinde yatıyormuş soğuk olunca, yazın ise geziyormuş. Erzincan’da doğmuş, evlenmiş. 19 yaşındayken kızı doğunca para kazanıp 3-4 inek alırım onlarla geçinip gideriz umuduyla göçmüş gelmiş İstanbul’a. Ancak işler ters gitmiş, memlekettekilerle yazışamaz görüşemez olmuş. İnşaatlarda amelelik yapmış, para biriktirmiş. Sonra eşini hayvanı, bağı bahçesi olan birisine vermişler. Daha sonra ne haber alabilmiş ne de yerlerini bulabilmiş. Bulmak da istememiş. Küsmüş oralara, inat etmiş dönmemiş. Yeni hayatını burada yaşamaya karar vermiş ama şaşmış kalmış insanların acımasızlığına. Köpeği vardı yanında, ilk geldiğimde hırlamıştı bana. O hayvanı gösterip “Buna insaf etmeyen insanoğlu sana bana nasıl etsin yeğenim?” diye isyan etti ve kalkıp gitti.


10 dakikaya çok anı sığdırdı o amca. Umudumu kesmemem gerektiğini, “ev” kavramının kendini hissettiğin yer olduğunu öğretti. Sokaklar benim için yol olmaktan çıktı o konuşmadan sonra. Her sokağın bir ruhu, her ruhun da bir seveni olduğunu anladım. Hayat bazen seçimler sunuyor bizlere. Bu seçimler de vazgeçişler getiriyor yanında. Çok zor durumda dahi olsa vazgeçişlerini seçim olarak görüp bunlardan mutluluk duyabilmek mükemmel bir duygu olmalı. Sizin de her vazgeçişinizin bir seçişten dolayı olmasını dilerim. Unutmayın caddeler, sokaklar, çıkmazların hepsi başka türlü yaşamlarla dolu. Farklı kaderleri içinde barındırıyorlar. Bazıları seçtiği için, bazıları ise vazgeçtiği için oradalar. Vazgeçenleri farketmeniz dileğiyle…


Daha Fazlası: 

 2017, developed and designed by Emre Göler for Galatasaray University Business Administration Club