Mangır’da Bir Nefes

4/11/2017

   Doğaya merhaba deyin, hoş geldin diyecektir size.

 

   Haftalardır planladığımız ama kötü hava koşullarından dolayı ertelemek zorunda kaldığımız Mangır Tırmanışı için günler yaklaştıkça heyecanım daha da artıyordu. Amanos Dağlarının en yüksek zirvelerinden birisi olan Mangır’a, tırmanacak olmamın verdiği heyecanın yanı sıra havanın tekrardan bozma ihtimaline karşın da içimde ufak bir korku vardı. “Acaba tekrardan hava bozacak mı? Yine mi ertelemek zorunda kalacağız?” gibi düşünceler kafamın bir köşesinde dolanıp duruyorlardı ta ki tırmanıştan iki gün öncesine kadar. Hava tahminleri 28 Ağustos’un güneşli olacağını söylediğinde, bu sefer gidiyoruz, dedim kendi kendime. O zaman fark ettim ki, istediğimiz bir şey için ne kadar beklersek onu elde etme arzumuz da o kadar artıyormuş. Elde edemedikçe daha da değerleniyormuş bizim için. Planlandıktan uzun bir süre sonra gerçekleşmiş olması da, bu tırmanışı bana daha cazip kıldı sanırım.

   27 Ağustos Cumartesi günü, tırmanışın başlangıç noktası olan Kaledibi Yaylası’na geldik. Kaledibi Yaylası ismini Amanos Dağları’nın uzantısı olan sarp ve kayalık bir tepeye kurulmuş bir kaleden (Şalen Kalesi) alıyor. Bu kale Helenistik dönemde yapılmış, Bizanslılar ve Haçlılar zamanında gözetleme ya da karakol kalesi olarak kullanılmış. Ne yazık ki günümüze bu kaleden pek az kalıntı gelebilmiş.

 

   Mangır, Kaledibi yaylasının kuzeyinde kalan yüksek bir dağın tepesindeki sarp kayalıklardan oluşan bir zirve. Kaledibinin bu kadar ihtişamlı bir dağa sahip olması ve oraya ayrı bir hava katıyor bence. Ayrıca çevrenize baktığınızda görebileceğiniz alabildiğine bir yeşil ve yeşilin bittiği yerde başlayan mavi, sizi başka bir dünyada gibi hissettiriyor. Başlangıcın bu kadar güzel bir yerden yapılıyor olması zirvede nelerle karşılaşacağınız hakkında biraz ipucu veriyor aslında. “Bak sen daha aşağıdayken o kadar hayran kaldın, hele bir yukarı gel, burada daha neler göreceksin.” dediğini hisseder gibiyim Amanosların.

 

   Geceyi Kaledibi yaylasında geçirdikten sonra sabahın erken saatlerinde uyanıyoruz. Güneş henüz yeni doğmuş, daha yerdeki çiğler bile duruyor ve etrafımızda duyduğumuz tek şey çeşit çeşit kuş sesleri. Yani günün başladığını hissedebildiğim bir sabah, başlayan bir güne uyandığım değil. Böyle bir sabaha çaysız başlanır mı hiç? Hele ki çay odun ateşinde demleniyorsa… Bence de başlanmaz. 

   Ufak bir kahvaltı yapıyoruz ve son hazırlıkları da yaptıktan sonra saat 7 gibi düşüyoruz yola. Yaklaşık 3 saat sürecek olan bir yürüyüşün ardından zirvede olmayı hedefliyoruz. Çam ormanlarının girişinde başlıyor serüvenimiz. Dik bir patikadan ilerlerken attığımız her adımda biraz daha hava ısınıyor, tırmanış biraz da zorlaşıyor ama bunlara rağmen geriye dönüp bakınca evlerin ne kadar aşağıda kaldığını görmek zirveye biraz daha yaklaştığımızı gösteriyor. Bunun heyecanı ile devam ediyoruz. Yaklaşık 1 saatin sonunda çam ormanının bitip meşe ağaçlarının başladığı bir sırta çıkıyoruz ve burada ilk molamızı veriyoruz. Bana göre tırmanışın en sevimsiz yerini atlattık. Sevimsiz diyorum çünkü bana hiçbir zevk vermedi. Çam ağaçlarının arasından yokuş çıkıyorsunuz sadece ve hiçbir manzara görmüyorsunuz. En kötüsü de zaman ilerledikçe yükselen güneş tam karşıdan yüzünüze vuruyor yer yer. Neyse ki sırta çıkana kadar böyle. Sırta çıktıktan sonra tırmanışın güzel tarafı başlıyor.

 

   Burada biraz dinlendikten sonra tekrar yola koyuluyoruz. Meşe ağaçlarının altında, Amanosların  sırtında devam ediyor serüvenimiz. Hafif bir eğim ile tırmanmaya devam ederken, her geçen dakikada başka bir manzara ile karşılaşıyoruz. Ağaç dallarının arasından az buçuk görebiliyoruz aşağıları. Yaklaşık 2 saatin sonunda önü açık, her yeri görebildiğimiz bir tepede mola veriyoruz. Civardaki dağların, tepelerin hepsinin üstündeyiz artık. Şalen Kalesi bile çok uzaklarda kalmış. Burada manzaraya karşı oturup biraz soluklanıyoruz. Biraz su ve biraz çikolata bizi kendimize getiriyor. Aslında manzaranın da büyük etkisi var kendimize gelmemizde. İnsanda ne yorgunluk bırakıyor ne başka bir şey. Hepsini alıp götürüyor sanki. Terimiz soğumadan tekrar ayaklanıyoruz. Malum yukarıda daha iyisi var.

 

   Mangır’a yaklaştıkça yerdeki toprağın yerini taş ve kayalar almaya başlıyor. Hala sırtın üzerindeyiz ve doğu yamacına doğru ilerliyoruz. Doğu yamacına ulaştıktan sonra kuzey yamacına geçip oradan da zirveye çıkmayı hedefliyoruz. Mangır’ın dibine ulaşıyoruz sonunda. Solumuzda gökyüzüne doğru yükselen doğu yamacı, sağımızda ise içerisine neredeyse ışık girmeyen gürgen ormanı. Bir film karesi gibi adeta. Burada ufak bir mola verdikten sonra kaldığımız yerden devam ediyoruz. Doğu yamacının dibinden geçerek kuzey yamacına doğru ilerliyoruz. Burası için tırmanışın en dik yeri diyebilirim. Dik olmasının yanında küçük bir tehlikesi de var. Taş ve kayalara basarak ilerlediğimiz için önde giden kişinin çok dikkatli olması gerekiyor aksi halde bastığı taş arkadan gelene doğru yuvarlanabilir. Neyse ki böyle bir şey yaşamadan kuzey yamacına varıyoruz.

   Kaledibi Yaylası’na göre düşünürsek burası Mangır’ın arka tarafı oluyor. Mangır’ın kuzeyi yani arka tarafı hariç diğer yönlerini aşağıdan görebilmek mümkün ama arkasındaki bulut denizini ve bu denizde bir ada olan Mığır’ı (Amanosların en yüksek zirvesi: 2260m) görebilmek için buraya kadar gelmeniz gerekiyor. Buradaki manzaranın bir bedeli olmalı elbet. Emek harcayıp buraya gelirseniz görebilirsiniz ancak. Yani Mangır arkasında sakladığı güzelliği, herkese göstermiyor. Zirveye çıkmadan önce kuzey yamacının ucunda duruyoruz. Bu sefer sadece manzara için, yorulduğumuzdan falan değil. Önümüzde Mığır’a doğru uzanan ormanlar ve yanımızdan süzülüp giden bulutlar… Doyamıyoruz izlemeye. Fotoğraf çektikten sonra çok oyalanmadan zirveye doğru devam ediyoruz. Bu seferki son çıkış. Arka taraftan zirveye doğru çıkarken büyük mezda ağaçları karşılıyor bizi. Sanki oranın bekçileri gibiler, büyük ve ihtişamlı. Ağaçları geçtikten sonra zirve görünüyor sonunda. Saat 10’a geliyor. İşte geldik Mangır’dayız artık.

 

   Kendimize gölge bir yer buluyoruz yemek yemek ve dinlenmek için. Buraya çantamı bırakıp hemen zirveye çıkıyorum, bekleyemiyorum diğerlerini. Her yer ayağımın altında; dağlar, tepeler, bulutlar... Batıya dönüyorum, İskenderun sisten ve kirli havadan dolayı aşağıda belli belirsiz. Yukarıdayken şehirde havanın ne kadar kirli olduğunu görmek daha kolay. Düşünün, önünüzde mavinin en canlı tonu var, sonsuzluğa uzanıp giden. Ama biraz aşağılarda sarı bir tabaka kaplamış var şehrin üstünü kaplayan. Bunu gördükten sonra hadi gel de aşağıda nefes al. Biraz fotoğraf ve video çektikten sonra geri dönüyorum. Yemek yerken bir yandan da çayımız demleniyor. Bir yudum çay alıp Amanosları seyrediyorum bir köşeden. Sanırım içtiğim en güzel çaylardan birisi. Yaşadığım bu haz ve gördüklerim Amanosların bana “hoş geldin” deme şekli sanırım. Çaylarımızı içip biraz dinlendikten sonra hep birlikte dolaşmak için kalkıyoruz oturduğumuz yerden. Yeni bir yer, yeni bir manzara görünce uzun bir süre oradan ayrılamıyoruz. Öncesinde hayranlıkla seyredişler, sonrasında tabi ki o manzarayı kaydetme çabaları. Bunların yanı sıra kekik arıyoruz bir yandan da. Dağ kekiği yani. O kadar yer gezmemize rağmen çok az kekik bulabiliyoruz ama toplamıyoruz onları da çoğalmaları için. Geçtiğimiz yıllarda bolca bulunmasına rağmen artık azalmış kökleri. Bunu görmek üzüyor bizi. Kekik doğal olarak çok az ortamda yetişiyor ve bunlardan birisi de Mangır yani Mangır’dı. Umarım bir daha ki gidişimde, çoğaldıklarını görebilirim.

   Zirveye doyamıyoruz ama gitme vakti geliyor yavaştan. Ne çabuk geçti zaman, dediğimi hatırlıyorum. Biraz önce gelmiştik oysa ki. Zirveler böyle işte; o kadar yol gelirsiniz, saatlerce yürürsünüz, doyamadan ayrılmak zorunda kalırsınız. İstemeyerek de olsa saat 1 buçuk gibi Mangır’dan ayrılıyoruz. İniş için iki farklı rota var ama biz geldiğimiz rotadan eve dönmeyi tercih ediyoruz çünkü Koyun Yolağı denilen diğer rota daha dik yani daha tehlikeli ve daha yorucu. Bir hevesle çıktığımız yokuşları yorgun ama huzurlu bir şekilde iniyoruz. Saat 4’ü geçerken çok uzaklarda kalıyor Mangır ve başladığımız yerde noktalıyoruz serüvenimizi. Daha nice yerlere “merhaba” demek dileğiyle.

 

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Yeni Nesil Oyuncu: Boran Kuzum

17/09/2019

Nereden Çıktı Bu Kapitalizm?

17/09/2019

1/15
Please reload

Daha Fazlası: 

 2017, developed and designed by Emre Göler for Galatasaray University Business Administration Club