İran: Devrimin Aynasında

24/9/2017

Binlerce yıllık, köklü bir devlet geleneğine sahip olan İran; 20. yy’daki en sarsıcı devrimlerden birine sahne oldu. İslam Devrimi sonrasında dünyayla karşılıklı olarak kapıların kapanması, ortaya önyargılarla örülmüş bir İran tablosu çıkardı. Halbuki gerçek içerden bakıldığında çok farklı.

 

     “Âlem ez nâle-yi uşşâk mübâdâ hâli / Ki hoş âheng ü ferâh-bahş hevâyî dâred” diyor 14. yy’ın -ve tüm zamanların- “Şairlerinin Tanrısı” Şirazlı Hâfız. Günlük hayatın usandıran koşuşturmasında şiiri bir an olsun eksik etmeyen bir halkın hayata bakışını daha iyi ne özetleyebilir! Hele ki o halk, “uygar dünya” tarafından tam 38 yıldır ekonomik, siyasi ve kültürel ambargoya tâbi tutuluyorsa. “Dünyada âşıkların iniltisi eksik olmasın, çünkü onların inleyişlerde hoş ahenk ve ferahlık veren bir hava vardır” derken Şair; 82 milyonluk nüfusuyla, tüm siyasal baskılara ve ekonomik yaptırımlara rağmen neşeyle, sanatla ve iyimserlikle hayata tutunan bir ülkenin ruh hâlinden dem vuruyor aslında. Ve bu yüzden “İran’daki her evde iki kitap bulunur: Kur’an ve Hâfız’ın Divânı. Bunlardan ise yalnızca biri okunur!”

 

"Her şeye rağmen hayat devam etmekte."

     Tahran’ın sonu olmayan İnkılâb (tam adıyla İnkılâb-ı İslâmî, yani İslam Devrimi) Caddesindeki keşmekeşin içinde ilerlerken her duvarda, cephede, sokakta “Down with USA!” yazısına rastlıyorsunuz. Köşede İsrail’e lanet eden bir vaiz, el ele tutuşup yürüyen genç sevgilileri onaylamaz bakışlarla süzüyor. Sevgililerin peşinden siz de gidiyorsunuz; insanı bunaltan havada sığınmak için en iyi seçenek, şehrin -bir İstanbulluyu kıskandıracak kadar çok sayıdaki- parkları. Neredeyse tamamının İnkılâb ya da 1980-1988 arasındaki İran-Irak Savaşı şehitlerinin ardından isimlendirildiği sokakları, geçitleri, metro duraklarını geride bırakıyorsunuz. Tam bir gölgeye serileceksiniz ki piknik sepeti, tavlası ve çadırıyla -evet, şehrin göbeğinde hem de- bir aile sizden önce davranıp oracığa yerleşiyor. Yılmayıp arayışa devam ederken birkaç ihtiyarın havuzbaşında satranç oynadığına şahit oluyorsunuz. Beride baş örtüsü topuzlarından düşmek üzere olan genç kızlar ve onlardan telefon numarası isteyen iki delikanlı. Her şeye rağmen hayat devam etmekte.

           

     Gözleriniz ister istemez; sokaklarda saç teli görünen kadınları kırbaçlayan devrim polislerini, Ramazan’da ulu orta su içiyor diye linç edilenleri,  cüppe ve çarşafa sokulan küçükleri arıyor. Neyse ki bu trajik sahneleri görmüyorsunuz. Çünkü “uygar dünya”da bilinenin aksine İran’da böyle manzaralar yok! En azından bir süredir. Ayetullah Humeyni, 1 Şubat 1979’da sürgünden dönüşünü takiben inşa ettiği “İslam Cumhuriyeti”nin bu hâli alacağını tahmin edebilir miydi? Bilmiyoruz. Bildiğimiz şey, 1963’te, Irak’ta sürgündeyken Şah’ı devirmeye yönelik tüm umutlarını yitirdiği.

           

     Peki görece laik, Batı blokunda bulunan ve ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiki olan İran’da bu ürküten değişim nasıl yaşandı? 

           

     Tarihi boyunca despotik monarklar tarafından yönetilen İran, -bugün olduğu gibi- pek çok ulusa ev sahipliği yapmış, oldukça geniş bir ülke. Türkiye’yle aşağı yukarı aynı dönemde (19. yy’ın ilk yarısı) Batılılaşma sürecine giren İran’da Meşrutiyet Devrimi 1911’de başarılı olur. Ancak ülke üzerinde eksik olmayan Rus-İngiliz çıkar çatışması II. Dünya Savaşı’nın sonuna dek her türlü kalkınmanın önünü keser: İran; tamamına yakını kırsal kökenli, eğitimsiz ve mollaların egemenliğindeki bir nüfusa sahip sömürgedir. 1925’te askerî darbeyle Türk kökenli Kaçar Hanedanı’nı deviren Rıza Şah Pehlevi hızlı bir modernleşme hareketine girişir: Atatürk’e “Sen komutansın, ben askerinim.” diyecek kadar hayran olan Şah, seküler bir ulus devlet yaratma projesini kararlılıkla uygular. II. Dünya Savaşı yıllarında, Sovyetlerin ve Britanya’nın işgali sonucu tahtını küçük yaştaki oğluna bırakır: Mollaların gelecekte, İranlı çocuklar süt bulamazken viski dolu havuzlarda yüzüyordu, diyerek itham edecekleri, sürgünde ölecek son Şah Mehmet Rıza Pehlevi. İkinci ve son Pehlevi şahı, babasının adımlarını takip etmeye gönüllü değildir;  ABD’nin Sovyetleri çevreleme fikri çerçevesinde ülkesini askerî üs hâline getirir, lüks ve sefahate düşkündür, İran’daki her türlü muhalefeti -özellikle sol ve İslamcı hareketleri- şiddetli bir şekilde bastırır. 1971’de, Pers İmparatorluğunun 2500. kuruluş yıldönümünü tüm dünyanın izlediği görkemli bir törenle kutlarken saltanatının sonsuzluğa erişeceğinden emindir. Halbuki gizli polisi SAVAK’ın döktüğü kanlarda bir “devrim” fidanı yeşermektedir.

 

 

     1979 yılına gelindiğinde protestolar alır başını yürür; ancak olaylar Humeyni’nin son sürgün yeri Paris’ten dönüşüyle alevlenir. Sol, İslamcı ve ayrılıkçı grupların başını çektiği devrim hareketi; her bir ideolojiyi okşayan, işçi ve ezilenlerin haklarından yana tavır alarak “emperyalizme karşı savaştığını” ifade eden Humeyni’nin sancağı altında toplanır. Şah, ülkesini terk eder ve “İslam Cumhuriyeti” tarih sahnesine çıkar. 1980’lerin ortalarına kadar 1 Mayıs İşçi Bayramı, Humeyni’nin nutukları eşliğinde kutlanır; dünyanın ezilen halklarına ve kardeş müslüman coğrafyalara İnkılâb “ithal edilecektir.” Ancak 8 yıl sürecek ve 1 milyon kadar İranlının ölümüne sebep olacak Irak Savaşı, Humeyni’ye bir yandan da istediği imkanı sağlar: İran, İnkılâb’ın ikinci safhası olan kültürel devrimini bu yıllarda tamamlar ve tüm dünyanın bildiği o “karanlık tablo” doğar.

 

"Humeyni, bugün İranlılar'ın kimliklerinin ayrılmaz bir parçası."

 

    ​​ “Bizim Atatork’umuz” dedikleri Humeyni, bugün kendisinden nefret eden İranlılar için bile kimliklerinin ayrılmaz bir parçası. Zaten 642’deki Arap egemenliğinden itibaren her türlü istilaya, darbeye, savaşa direnmiş İran’ı ayakta tutan şey de bu kimlik. Bugün hemen hemen her İranlı; Firdevsî’nin Şehnâme’sinden alınan bir ada sahiptir, Hâfız’ın ve Sâdî’nin pek çok gazelini ezbere bilir. Kiyarüstemî, Sadık Hidâyet ve Füruğ ile yatıp kalkar. Tarihe meraklıdır. Tarihle yaşar: Her köşebaşına, her sokağa bir şehit isminin verildiği şehirler, yabancılara çok kasvetli gelebilir; ama İranlılar için bu durum artık olağan. Nitekim Persepolis’te acı bir şekilde ifade edildiği gibi, “Ailelerine geride kalan tek şey bu. Sokak isimleri. Artık Tahran'da yürümek bir mezarlıkta gezinmeye benziyor.”

           

     Bu kocaman “mezarlık”, bugün maalesef Türkiye’nin dikkatinden çok uzakta. Uzak asırlarda yaşanmış olayların hatıraları hâlâ dış ilişkileri olduğu kadar, Türklerin bireysel bakışını da etkilemekte. Halbuki İran için durum tam tersi: Türkiye, bir nevî bu coğrafyanın “American dream”i. İstanbul’u görmek her İranlının hayalini süslemekte. Türkiye’den ithal edilen gıda, giyim, mobilya ürünleri sürekli rağbet görmekte. Fakat işin daha ilginç bir boyutu var.

           

     Tahran’da gezintiye çıkıldığında “dil bilmeme” korkusu yaşamak, Türkiye’den giden turistler için oldukça lüzumsuz. Çünkü şehrin yarıya yakını Türkçe konuşmakta, çünkü anadilleri Türkçe! İran’da “Fars” kökenlilerden sonra en çok, tahminen 30 milyon, “Türk” yaşamakta. Bu satırlar okuyucuya hamasî gelmemeli. Çünkü Türkiye’de “İran Azerîleri” diye bilinen bu topluluk, hem devlet tarafından hem de kendilerince “Türk” olarak adlandırılmakta. Bir büfeden “Ye’ âb!” istediğiniz zaman, içerdekilerin “Su isteyir.” dediğini duyunca şaşırmamak gerek. Veya bir İranlı size nereli olduğunuzu sorduğunda, “Torkem.” deyince gelen “Kodum Tork? Torkî-ye İstanbulî yâ Torkî-ye Azerbaycânî?” (Hangi Türk? İstanbul Türk’ü mü yoksa Azerbaycan Türk’ü mü?) sorusuna cevap vermek için hazır olmak gerek. Fars veya Türk; MHP’sinden HDP’sine siyasal partilerimize kadar bizi tanıyan, hâlâ sokaklarında bangır bangır İbrahim Tatlıses, Emel Sayın ya da “Ajda” dinleyen, “Kıvanç”ı birkaç dakika bile olsa izleyebilmek için uydudan Türk kanallarına bağlanan bu halk daha fazla ilgi hak etmekte.

 

     Bugün, binlerce yıllık tarihlerine rağmen İranlılar hâlâ genç bir millet. Nazik, konuksever; geleceğe -her şeye karşın- umutla bakan, kendi ayakları üzerinde cesurca duran. Sarsıcı bir devrimden yıllar sonra dünyaya yeniden entegre olmaya çabalayan; fakat bu yıllarda oluşmuş önyargılar karşısında bocalayan. Yine de dünyanın İran deneyiminden çıkaracağı çok ders var. Buna, 65 yıl önce Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nin girişine yazılan, büyük şair Sâdî’nin şu mısralarından başlamak iyi bir fikir olabilir:

 

     “Benî Âdem âzâ-yı yek dîgerend / Ki der âferîneş zi yek gevherend” (Ademoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır ki tek bir cevherden yaratılmışlardır.)

Fotoğraflar: Oğul Tuna

Kaynakça: Abrahamian, Ervand, Humeynizm, İslam Cumhuriyeti Üzerine Denemeler, Metis Yayınları, 2002, İstanbul.

Dabashi, Hamid, İran: Ketlenmiş Halk, Metis Yayınları, 2008, İstanbul.

Ensarî, Hamid, Zendegînâme-yi İmam Humeynî (s.), ez Tevellod tâ Rehlet, Moessese-yi Tenzîm ve Neşr-i Âsâr-ı İmam Humeynî, 1392, Tehran.

 

Hâfız-ı Şirâzî, Divân-ı Hâfız: ez Noshe-yi Doktor Kasım Genî, Şaqayeq, 1374, Tehran.

Satrapi, Marjane, Persepolis, Minima Yayıncılık, 2007, İstanbul.

Shahrjerdi, Reza, Motto on the entrance of the United Nations building, https://blogs.warwick.ac.uk/rezas/entry/motto_on_the [11.03.2017 tarihinde görüntülendi]

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Daha Fazlası: 

Sinemanın Provokatif Ruhu: David Lynch

14/09/2020

Aşkın ve Komedinin Kadını: Nilgün Belgün

13/09/2020

1/15
Please reload

 2017, developed and designed by Emre Göler for Galatasaray University Business Administration Club